Bana bir kasaba söyleyin ki, onu gördükten sonra aklınızı, kalbinizi orada bırakıp gelmiş olun. Hele bir de gerçek bir evde kalıp, mahallenin marketinden peynirinizi, odununuzu aldığınız bir yuva hissiyatı geldiyse, oradan kaçışınız olmayacak demektir. Döneli haftalar, aylar belki de yıllar olmuştur ama o ev sizin oradaki yuvanız olarak kalmıştır. Üstelik her şey dört dörtlük de değildir. Belki bazı sorunlarla uğraşmışsınızdır, bazı aksilikler de yaşanmıştır. Ama zaten bu değil mi evi yuva yapan? Her haliyle yaşanmışlık içinde size o sıcacık duyguyu yaşatan. İşte Noordhoek’te kaldığımız bu kulübe evi, bizim Cape Town’daki yuvamız artık.
Evi Airbnb’den kiralamıştık. Genelde gittiğimiz yerlerdeki evleri kontrol edip, seyahate uygun olarak seçim yaparız. Ve Airbnnb bizim çok sevdiğimiz bir konaklama çeşidi. Bunu; o ülkenin/şehrin ruhunu tamamen hissedebileceğiniz önemli bir seçim olarak görüyoruz. Eğer bu uygulamayı daha önce kullanmadıysanız, İdeal Airbnb Evi Bulma Kılavuzu yazısına göz atabilirsiniz. Çocukla bir Cape Town tatili için; Çocuklu Aileler İçin Cape Town Rehberiyazını okuyabilirsiniz.
Noordhoek Bölgesi Hakkında
Chapman’s Peak’in eteklerinde, upuzun uzanan tertemiz kumsallarının üzerinde atların koştuğu, geceleri baykuşların homurdandığı, sokaklarında yürürken atıyla kruvasan almaya giden yerel insanlarını görebileceğiniz, her evin camından muhteşem bir manzaranın izlendiği kırsal atmosferi ve rustik görünümüyle bizi büyülemiş bir bölge. Daha doğru nasıl anlatabiliriz bilmiyoruz. Şaşkınlık, heyecan ve zevk dolu.
Sabah kısacık bir yürüyüşle Noordhoek Plajı‘na ulaşabilirsiniz. Burada çocukların rahatlıkla oynayabileceği bir lagün ve tırmanmak için bolca kaya var. Etrafta köpeklerini gezdiren insanlara ve üniformaları ile sahilde temizlik yapan görevlilere rastlayabilirsiniz. Sabah yüzünü Atlantik sularında yıkayanları saymıyorum.
Noordhoek Farm
Burada tüm günü geçirebileceğiniz bir dizi dükkan, restoran, şarküteri, kahve dükkanı, dondurmacı hatta canlı müzik mekanı var. Tam donanımlı bir oyun alanı ve taze meyve suları sunan bir dükkan. Yani Noordhoek’in sizi başka hiçbir yere göndermeye niyeti yok.
Cafe Roux
Yılın neredeyse her günü canlı müzik sunan popüler bir mekan. Noordhoek Farm’ın içinde ve nefis pizzaları var.
Foodbarn
Bölgenin kaliteli ve nitelikli yemek ihtiyacını karşılamak için şef Franck Dangereux tarafından açılan restoran. Mevsime göre değişen malzemelerden oluşan cesur menüsü, her gurmenin planına eklemek isteyeceği türden. Fine dining’in çocuk dostu da olabileceğine kanıtlayan bir oyun alanı var. Yemeğinizi söyleyin ve elinizdeki kadehi bir anlığına bırakın. Böyle bir an, biraz yavaşlık istiyor.
Foodbarn Deli
Kendi üretimleri organik ürünler, kaliteli şaraplar ve lezzetli hamurişleri ile arayıp da bulamadığınız her ürünü bulabildiğiniz bir bakkal gibi. Foodbarn restoranın kardeş şarküterisi gibi. Aynı zamanda leziz öğle ve akşam yemekleri yiyebileceğiniz bir restoran.
The Roost
Bölgede elinize alabileceğiniz en iyi kahve yapan yer. Ahşap teraslı sınırlı bir oturma alanına sahip. Öyle güzel bir enerjisi var ki, buradaki neşeli personelin birkaç söz atışıyla yüzünüz gülebilir. Yağmurlu bir günde sığınabileceğiniz veya sahile gitmeden önce kendinize biraz kafein takviye edeceğiniz tatlı bir yer. Çekirdek kahve alabilir, küçük tatlı atıştırmalıklarını deneyebilirsiniz.
Cape Point Vineyard
Yaz aylarında her çarşamba yapılan yemek pazarıyla ünlüdür. Ortasında özellikle gün batımında müthiş bir manzara veren bir göl vardır ve burada rezervasyonla çimlere yayılabileceğiniz bir piknik ayarlanabilir. Aynı zamanda restoranında ürettiği şarapların birkaçını dünyanın en iyi sushileri eşliğinde tadabilirsiniz. Bizim için Noordhoek’in cevherlerindendir.
Bunun yanında kuş popülasyonuyla da başka bir cennettir. Görkemli dağların üzerinde uçan kartalları izleyebilir, çığlıklarının yankısını duyabilirsiniz. Bahçelerde ve diğer kamusal alanlarda dolaşan domuzlar, tavuklar, inekler, tavşanlarla, çocukların doğayla daha yakın ilişki kurabileceği daha iyi bir yer yok.
Neden hiç kimse çocuklu bir ailenin tüm fertlerinin keyif alacağı o şehirden bahsetmiyor? Cape Town, çocuklarla seyahat etmek için mükemmel bir şehir. Elbette beklentiler herkese göre değişir, ancak burada beklediğinizden fazlası var. Şimdi, çocuklarla Cape Town Rehberini açalım.
Seneler önce havaalanında karar değiştirmemizle, Güney Afrika’nın bu güzel şehrine uçuşumuz üzerinden 8 sene geçmiş. O zaman çocuksuz, rahat, bir şehri dibine kadar keşfedebilme ateşiyle yanan yeni evli bir çifttik. Dolayısıyla Cape Town’a gelince neler yapılması gerek listesine bol bol tik atabildik. Şehir ile ilgili genel bilgileri, ‘Dünyanın Dibi Cape Town‘ yazısından okuyabilirsiniz. Buna ek, 2015’te yaptığımız turda, nerelere gittik, hangi noktaları tikledik diye merak ederseniz de ‘Cape Town’da Bir Hafta‘ yazısı orada duruyor.
Ne istediğinize bağlı olarak bir tur alabilir, kendi turunuzu yukarıdaki yazıdan yararlanarak oluşturabilirsiniz. Bu yazı bunlara ek, çocuklarla daha keyifli ve rahat bir tatil için bir rehber niteliğinde olacak. Çünkü iddia ediyorum ki dünyanın diğer ucundaki bu şehir, küçük bir çocukla çıkacağınız tatil için en doğru seçim olacak.
CAPE TOWN’DA ULAŞIM SEÇENEKLERİ
Uber: Şehir içini yürümek dışında dolaşmanın en mantıklı seçeneklerinden biri. Araç park yeri aramak veya doğru otobüsü bulma zahmetine girmeden, uygulama ile bir Uber çağırıp rahatça şehri gezebilirsiniz. Eğer pusette oturmaktan keyif alan veya yürümekte sorun yaratmayan bir çocuğunuz varsa, merkezde birçok yerin yürüme mesafesinde olduğunu da unutmayın.
My CitiBus: Şehri dolaşmanın en uygun yollarından biri. Merkezdeki ana istasyonlardan bir bilet alıp gün boyu kullanabilirsiniz. Kırmızı ve Mavi iki hat var. Gezmek istediğiniz bölgeye göre duraklarda inip, yine aynı biletle ve bir sonraki gelen otobüs ile tura devam edebilirsiniz. İn, gez, bin ve devam et..
Araç Kiralama: Sağdan mı gidiyorduk, soldan mı diye şaşkınlık yaşamayacaksanız, trafiğin soldan ilerlediği şehirde çocukla birlikte olabilecek en konforlu seçim. Cape Town’da araç kiralama çok yaygın ve oldukça güvenilir. Yeter ki doğru firmalarla, yaptığınız sözleşmenin içeriğinden emin olun. Kesinlikle aldığımız en doğru karardı. Ters trafik sizi çok korkutmasın, birkaç saat içinde direksiyonun sağda olmasına alışıyorsunuz. Avis, Europcar, First Car, Rentalcars gibi seçenekler var. Hepsinin direkt havaalanına bağlantısı olan ofisleri var. Uçaktan inip, araç kiralama tabelalarını takip ederek ofislere ulaşabilirsiniz. Burada tavsiyelerimize kulak vermeniz önemli. Birincisi, mümkünse aracınızı önceden, internet siteleri aracılığıyla kiralayın. İşlemleri ofiste yapın. İkincisi sigortaya dahil edilen açıklamaları dikkatlice okuyun. Cape Town güvenli bir şehir olsa da halkın bir bölümü oldukça fakir. Ve arabanızda açıkta, görünür halde bıraktığınız çanta veya değerli eşyalarınızı almak için camı kırmaktan geri kalmayabilirler. Sigortadan tasarruf edeyim diye düşünüp, aracın cam masrafını ödemek zorunda kalmamak için, sigortanızı herşey dahil olan tam sigorta yapmanızı tavsiye ederim. Ve elbette, çocuk koltuğu dahil etmeyi unutmayın. Bu ek bir ücrettir ve trafiğin tersten aktığı bu şehirde kesinlikle elzemdir.
ÇOCUKLA KONAKLAMANIN EN ŞAHANESİ
Sakın sakın, çok önemli bir gerekçeniz yoksa (ne gibi bir gerekçe olabilirki) otel seçeneği ilk seçeneğiniz olmasın. Bu şehirde, her bütçeye uygun öyle güzel evler var ki, aklınız durur. İsterseniz şehir merkezinde, popüler olan mahallerde küçük bir ev kiralayıp, iki sokak arkadaki fırından kruvasanınızı almak için çıkın, ister bizim gibi şehrin banliyölerinde şirin bir kulübe kiralayıp her sabah okyanusa koşun. Bu tatilden beklentiniz neyse, buna uygun bir bölge seçip araştırmaya başlayın. Görmek istediğiniz yerlerin listesiyle konum belirlemek çok mantıklı. Ayrıca airbnb’yi daha önce hiç kullanmadıysanız, doğru evi bulmakla ilgili ipuçlarını içerek İdeal Airbnb Evi Bulma yazısına buradan ulaşabilirsiniz.
Cape Town’da görülecek noktalar çok dağınık. Bu yüzden merkezde olalım diye bir kaygı yok. Biz hem doğanın keyfini çıkartmak, hem farklı deneyimler yaşamak, hem de sanki burada da bir evimiz varmış gibi hissetmek için bir sahil banliyösünden kulübe kiraladık. 2 odalı, alarmı ve otoparkı olan, aynı zamanda da müthiş bir okyanusa manzarası olan bir kulübe. Gittiğimiz dönem, Cape Town’ın kışa girdiği daha serin bir ay olan Mayıs ayıydı. Dolayısıyla bu, daha az turist, daha rahat rezervasyon, hatta daha ucuz konaklama demek. Akşamları hava oldukça soğuduğu için evde bir ısıtıcı veya soba olmasına dikkat ettik.
ELEKTRİK KESİNTİLERİ
Cape Town’da hala yük atma adı verilen elektrik kesintileri uygulanıyor. Bu karartmaların saatlerini önceden duyuran bir uygulama mevcut. İsmi: ESP Loadshedding. Evinizi kiraladığınız bölgeyi veya otelin bulunduğu adresi yazıp o gün hangi saat aralığında elektrik kesintisi olacağını kontrol edebilir, buna göre günü planlayabilirsiniz. Biz bu kesintilerin olduğu saatlerde çoğunlukla yola çıktık veya kesinti biteceği zamanlarda eve dönüş yaptık. Hatta daha da ileri giderek bunu fırsata çevirip akşam yemeklerimizin bir kısmını mum ışığı eşliğinde romantize ettik. Evlerin tamamında yeteri kadar ışıldak veya mum mevcut. Size düşen, onları düzenli şekilde şarj etmek.
Ayrıca birçok evde ocak gaz ile çalışıyor ve sıcak su akmaya devam ediyor. Bazısında internet hattı başka bir elektrik hattına bağlı olduğundan veya küçük bir jeneratör kullandığından hayatınıza devam etmek kolaylaşıyor. Bu şekilde yemek yapmaya devam edebilir, duş alabilir veya online çalışabilirsiniz. Ve elbette odun şöminesini yakıp keyif yapmak için hiçbir engel yok.
Çocuklarla Hangi Bölgede Kalalım?
Çocuklarla çıkılan bir tatilde yemeği keyifle yeyip, birbiriyle sohbet edebilen kaç kişiyiz? Cape Town’da merkezden uzaklaştıkça her şey daha da güzelleşiyor. Örneğin şarap çiftlikleri artıyor, restoranların alanları büyüyor. Bu demek oluyor ki çocuklar için alan da artıyor. Camps Bay, Constantia, Hout Koyu, Noordhoek, Fish Hoek merkezden daha güneye inerken değerlendirebileceğiniz bölgeler. Tahmin ettiğiniz gibi güneye indikçe nüfus azalıyor. En güneydeki kasabadan (Fish Hoek) merkeze uzaklığınız en fazla 35 dakika sürer.
Bir de şarap çiftliklerinin büyükçe alanlara yayıldığı başka bir bölge daha var. Güney Afrika’nın Western Cape eyaletinde, Cape Town şehir merkezinin yaklaşık 45 km doğusundaki Stellenbosch Kasabası. Burada, irili ufaklı, çoğu birinci sınıf üretim yapan yüzlerce şarap çiftliği var. Yine çoğunda şarap tadımı yapılabildiği gibi, kendi restoranı da var. Ve bilin bakalım bu çiftlikler yalnızca şarap sever anne babaları, neneleri dedeleri düşünmekle kalmamış, çocuklar için de farklı alanlar yapmışlar. Bunlardan bazılarını aşağıda belirteceğim. Bu yüzden seçiminize bağlı, konaklama için, bu bölgede seçenek olabilir. Buradaki evleri biraz daha büyük, müstakil tatil evleri gibi düşünebilirsiniz. Merkeze uzaklığınız, kendi aracınızla yaklaşık 40 dakika olur.
Canım, Noordhoek Mahallesi
Bizim konaklamak için tercih ettiğimiz bölge, Noordhoek. Chapman’s Peak dağlarının eteklerinde ve upuzun uzanan tertemiz bir plajı var. Sabah kısacık bir yürüyüşle Noordhoek Plajı‘na ulaşabilirsiniz. Burada çocukların rahatlıkla oynayabileceği bir lagün ve tırmanmak için bolca kaya var. Etrafta köpeklerini gezdiren insanlara ve üniformaları ile sahilde temizlik yapan görevlilere rastlayabilirsiniz. Sabah yüzünü Atlantik sularında yıkayanları saymıyorum.
Bölge en çok at çiftlikleriyle biliniyor. Dolayısıyla sabah biraz hamurişi almak için sokaklara çıkarsınız, atına binmiş kahve almaya giden mahalle sakinleriyle günaydınlaşabilirsiniz. :)) Ve bir sabah çocuklarla at tarlalarından birine yürüyüp atlara havuç verebilir, onları sevebilirsiniz. Bundan daha basit ama daha eğlenceli, daha çabasız ama daha bulunmaz bir aktivite ne olabilir, söyleyin? Bununla birlikte bahçelerde ve diğer kamusal alanlarda dolaşan domuzlar, tavuklar, inekler, tavşanlarla, çocukların doğayla daha yakın ilişki kurabileceği daha iyi bir yer yok. Bu mahalle ile ilgili hakkı olan ayrıntıyı, Noordhoek yazısından okuyabilirsiniz.
UĞRAMANIZ GEREKEN DİĞER YERLER
Imhoff Farm
Eşsiz bir manzaraya sahip, güzel yiyecekler, benzersiz butikler, şarap dükkanları ve içinde birçok hayvanı barındıran bir ağıl bulunan çiftlik. Çocuklar ve aileler için her şey düşünülmüş. Çocuğunuz ağıldaki hayvanları besleyebilir veya iyi tasarlanmış oyun alanında eğlenebilir. Cazip yiyeceklerin, Hout Körfezine veya Noordhoek sahiline bakarak servis edildiği Blue Water Cafe, pazartesi günleri kapalı. Nefes kesici dağ manzarasına karşı yemeğimizi yerken, bizim oğlan restoranın kurumuş bir ağaçtan dönüştürülen parkında dakikalarca oynadı. Çünkü onun da önünden atların yürüdüğü muhteşem bir manzarası vardı.
Slangkop (Kommetjie Lighthouse)
Evimizin manzarasından akşamları bir yıldız gibi parlayan deniz fenerini görünce, ‘aaa şurada bir deniz feneri varmış, gidip onu yakından görelim.’ dediğimiz ve bize sürprizler yapan bölge. Kommetjie kasabasında, ingilterede üretilmiş dökme demirden oluşan bu deniz fenerine turlar da yapılıyormuş. Biz buna katılmadık ama hemen bulunduğu yerden, kıyı boyunca ahşap patikaların uzandığı sahilde yürüyerek güneşi batırdık. Burası pitoresk, çarpıcı bir doğal çevreye ve nefes kesici bir okyanus manzarasına sahip. İyi ki güneş batmadan 15 dakika önce, termosta kahvemizle aracımızı buraya sürmüşüz. Özellikle ben buradan öyle etkilendim ki, dünyada sayılı kalan gerçek bir deniz feneri bekçisiyle tanışabilmenin hayalini kurdum. Evet, fener otomatik olsa da, hala bir deniz feneri bekçisi tarafından yönetilen dünyadaki birkaç deniz fenerinden biri.
Spier Wine Farm
Stellanbosch’daki tarihi 1692’lere dayanan en eski şarap çiftliklerinden biri olsa da burayı ziyaret etmekteki amaç şarap tadımından çok sunduğu diğer aktivitelerle ilgilidir. Geniş bahçelerinde sunulan kır pikniğindeki yiyecekler, kendi ürettikleri veya çevredeki çiftçiler tarafından yetiştirilen malzemelerle hazırlanmıştır. İnsanlara çevre bilincini yerleştirmeye amaçlamış bir dizi programa da ev sahipliği yapar. Sürdürülebilirliğe olan bağlılığı ile tanınmış bu çiftlik, Koruma Şampiyonu ünvanına layık görülmüş aynı zamanda misafirlerine konaklama sunan bir aile işletmesi.
Buradaki şarap arazisinde Segway turlar yapılıyor. Hepsinin yanında inanılmaz bir doğal kuş çeşitliliğine sahip. Arazide dolaşırken sık sık bir kartalla karşılaşabilirsiniz.
Hepsi tamam, peki çocuklar?
Siz şarap tadımı yaparken, 2-12 yaş arası çocuklara bakım hizmeti veren bir odaları var. Çocuklar da kendi aktivitelerini yapabilir ve sonunda birkaç çeşit üzüm suyu tadımı yapabilirler.
Aynı zamanda açık bir oyun alanı var ki, şahane! İsmi Elemental Play Garden. İsminden de anlaşılacağı üzere dört unsuru temsil eden bölümlere ayrılmış. Ateş, su, hava ve toprak. Yerli bitkiler, yerel zanaatkarlar ve malzemeler kullanılarak tasarlanmış bu oyun bahçesinde her şey güvenli. Su, arıtılmış temiz su. Böylece çocuğunuz ayakkabılarını çıkartıp su kanalının içinde koşmak isterse, sıçrayan suları dert etmeyin. İçinde Fibonacci Dizisini simgeleyen spiral bir su yolu var. Doğada birçok desenin (mesela deniz kabuğu veya bir çiçeğin taç yaprakları gibi) bu kuralı takip etmesine vurgu yapar.
Blaauwklippen
Tarihi yine 1682 yıllarına dayanan çok eski bir şarap üretim çiftliği. Stellenbosch’un güzel manzarasına karşı sıcacık bir ev hissi veriyor. Yeniden gitsem burası için daha özenli bir plan yapmak isterdim. Hafta sonları, sabah 10’dan akşam 4’e kadar, mevsimsel ve yerel gıdanın sunulduğu bir aile pazarı kuruluyor. Küçük üreticilerden gelen peynir, zeytin ve taze pişmiş ekmekler tadarken, moda ve mücevher tezgahlarına göz atabilirsiniz. Burada güzel kahve satın alabileceğiniz bir Deli ve hemen önündeki açık alanda kahvenizi yudumlayabileceğiniz ahşap bank ve masaların olduğu bir çocuk oyun alanı var. Ağaçların altında, öğleden sonra güneşini hissetmeyeceğiniz, tatlı bir ortam.
Yine Blaauwklippen içinde heyecanlı çocuklar için tasarlanmış bir bisiklet parkuru mevcut. Bizim burası ile tanışmamıza sebep olan etkinlik aslında bu. Dilerseniz buradaki boy boy bisikletlerden kiralayabilir ya da kendi bisikletinizi kullanabilirsiniz. Onun için de ufak bir ücreti var. Biz dünyanın bir ucuna kendi bisikletimizi de götürdüğümüz için, yalnızca kask rica ettik. Bakın, bu parkurun mutlu etmeyeceği bir çocuk tanımıyorum. Yalnızca izlemekle bile nasıl keyif dolduğumu tarif edemem. Çünkü her konunun arkasında büyükçe bir manzara yatıyor :))
Boulders Beach
Simon’s Town’daki bu sahili istila eden minik Güney Afrika Penguenlerinden hatırlarsınız. Hani şu dizi dizi kayaların üzerinde gezen, bir anda arkanızda beliren bacaksızlar. Bu şehre ilk geldiğimizde tabii ki tura burayı da dahil etmiştik. Ve her turist gibi sahile girilen kapıdan biletimizi alıp, ahşap izleme teraslarında ilerleyerek bu küçük dostlarımızı seyre dalmıştık. Kıdemli bir gezgin olarak bu sahildeki kumlara ayak basabilmenin yöntemini öğrenmiş şekilde, oğlum ve sevgilimle o ahşap izleme yolundan sapmadan, az ilerideki küçük kapının ardındaki yoldan yürümeye devam etmemiz gerektiğini bilerek, kendimizi Boulders Beach’in serin kumlarında bulduk.
Bulut, 16 derecelik Atlantik sularında deniz kabuğu toplarken ben kuma bir havlu serip oturdum. Güneş, mayoyla oturabileceğimiz kadar ısıtıyordu ama su.. buz gibiydi. Derken çevremizde çeşitli yerlerden fırlamış penguenleri gördük. Onlarla aynı sahilde yürümek ve aynı sulara girmek bir süre sonra kendiliğinden doğallaştı. Cape Town sizi şaşırttığı kadar kendi içine de hızla alan bir şehir. Sundukları, hayal ettiklerinizin tam karşılığı. Böyle olunca tüm doğal hayata, tüm güzelliklere saygı duymaya başlıyorsunuz. Etkiliyor ve etkileniyorsunuz.
Gitmek zorunda kalmasak, Bulut’u bu sahilden ayıramayacaktık. Bir süre sonra ıslak mayosuyla durması, mevsim itibariyle ve güneşin etkisinin azalmasıyla tedirgin ediyor. İşte buraya yazın gitmekle kışın gitmenin farkı. Parmak arası terliklerimizi çantamıza koyup, ayakkabılarımızı giyerek yola devam etmek, yine bu şehre özgü bir şey olsa gerek.
Table Mountain
Hadi yavaş yavaş şehrin merkezine yaklaşalım. Kırsalda yeterince vakit geçirdik. Masa Dağı, Cape Town’ın en ikonik simgesi. Bu şehre gelip, buraya çıkmamış kimse, Cape Town’u gördüm demesin. Öyle ki, tepesinde öyle bir şehir manzarası varki… Bildiğimiz dağlara benzemiyor tabi, üzeri masa gibi dümdüz olduğu için bu ismi almış. Yukarı tırrmanarak da çıkabileceğiniz gibi (ki bu ciddi bir kondisyon ve beceri istiyor) teleferikle de çıkmak mümkün. Zaten çılgın değilseniz genelde tercih edilen yöntem bu. Teleferiği kullanım ücreti var. Biz 2023’de 2 yetişkin ve 1 çocuk için toplamdan 850R ücret ödemiştik. Pahalı bence. Ama tırmanamayacağımıza göre bu para değerini bir anda kaybediyor.
Teleferik yuvarlak ve kendi etrafında döner bir yapıda olduğundan, durduğunuz kenarın bir önemi yok. (Kenarda durun yeter) Yukarı çıkarken ilginç bir manzara da sizi bekliyor. Tabii ki Masa Dağı’nın tepesindeki manzara tarif edilemez. Bir tarafta Nelson Mandela’nın 18 yıl hapis yattığı hapishanenin bulunduğu Robben Adası görülüyor. İlk geldiğimde bundan da çok etkilenmiştim. Bu kez, hareketli ve tırmanmaya bayılan bir çocukla dağın tepesine çıktığımız için, böyle düşünce ve hayallere fırsat kalmıyor. :)) Burası çeşitli kayalar ve bitki örtüsüyle süslü bir oyun alanı gibi. Kuşlar ve farklı cinste arılar var. Bir de uçurumun kenarında tembelce yürüyen bir tür hayvan, ismini asla bilemeyeceğim. :)) Çocukla güvenli bir yer ama kesinlikle gözünüzün önünden ayırmayacağınız şekilde güvenli. Yani arada bir ensesinden tutarak yürümek gerektiği türden. Fotoğraflar, tehlike anlamında yanıltıcı. :))
Oranjezicht City Farm Market
Eğer seyahatiniz cumartesi ve pazar gününe denk geliyorsa, kaçmaması gereken aktivitemiz budur. V&A Waterfront’ta organik ürünler, sağlıklı yiyecekler ve zanaatkarların ürünlerini bulabileceğiniz bir haftasonunu pazarı burası. Ekmekler, peynirler, kuruyemişler, et ve deniz ürünleri, mevsimlik meyve ve sebzeler bulabileceğiniz gibi, sürdürülebilir kaynaklı kıyafetler, cilt bakım ürünleri, ev bitkileri ve seramikleri de görebilirsiniz. Kendi alışveriş çantanızı getirmeniz ve boş bir karınla gelmeniz önerilir. Gelecekseniz Vadas Fırın‘ın tezgahına uğrayıp kahvaltı için güzel bir ekşi maya almayı unutmayın. Ve Sisters on Adderly‘den biraz çiçek de alabilirsiniz. Öyle ki buradaki buketlerin fotoğrafını çekmeden pazardan ayrılmak güç.
Cumartesi: 8:15-14:00 Pazar: 09:00-14:00 arası açık
Ve buralara gelmişken; biraz alışveriş yapmak için Victoria Wharf Shopping Center, iyi kahve için Truth Coffee, kahvaltı için Jason’s Bakery ve sokak sanatlarına ilgi duyorsanız Woodstock Street Art‘a uğramalısınız. Su altı dünyasına ilgi duyan çocuklar ve yetişkinler için Two Ocean Aquarium adında bir akvaryum da var. Girmek istemezseniz, hemen önündeki iskelede fokların güneşlendiğini bir bölüm var. Burnunuzu kapatın, fokların birbirleriyle oynayışlarını izleyin. Belki renkli Bo Kaap Evleri‘nin önünde turistik bir fotoğraf yaratabilirsiniz. İşte merkez bölgede yapabilecekleriz böyle. Diğer alternatifler için Cape Town’da Bir Hafta yazısını okuyabilirsiniz.
Son olarak Stellenbosch Bölgesinde çocuklarla çok keyif alacağınız bir Zürafa Evi var. Buradaki Deli’den kahvenizi alabilir ve Zürafaları besleyebilirsiniz. Giraffe House; her gun 9:00 – 17:00 arasında açık.
Japonya’da görmek istediğim en ücra tapınakları veya Bali’de pirinç tarlaları üzerine kurulu gizli cafeleri dünyanın her yerinde gitmek istediğim her yeri tamamen ücretsiz ve çevrimdışı olarak bana gösteren bir uygulama var. Yaklaşık yedi yıldır kullanıyorum ve her seferinde şükrediyorum. Tek bir kötü yanı var, sokaklarda asla kaybolamamanız. Yani elinden telefonu bırakıp özgürce dolaşabilecek kadar şehri öğrenmek, orada ne kadar çok vakit geçirdiğinle orantılı. Her zaman hayalimiz çok sevdiğimiz şehirlere ikinci, üçüncü hatta onuncu kez gitmek ve bir yön bulmak için harita kullanmamak. Ama yepyeni bir şehir için, özellikle yön sormayı sevmeyen birisi için bu uygulama hayat kurtarıcı.
Eskiden olsa şehre girişte önce bir şehir haritası edinin derdim. Şimdi yine edinin ama hatıra olarak. :)) Şimdi size şehir haritalarına olan ihtiyacınızı yok edecek, gps ile çalışan bu harika seyahat uygulamasından bahsedeyim.
MAPS ME NASIL KULLANILIR?
Öncelikle uygulamayı telefonunuza ücretsiz indirin. Sonra gitmek istediğiniz ülkeyi ve şehri bulun. Maps me bölge bölge indirdiğiniz harita üzerinden çalışıyor. Yani Fransa için önce Fransa’daki şehri belirlemeniz ve bu haritayı indirmeniz gerek. Oldukça ayrıntılı olduğu için ülkenin tamamını değil yalnızca gideceğiniz bölgenin haritasını indirmenizi öneririm. Çünkü her birinin bir boyutu var ve sizi ilgilendirmeyen bölgeler telefonunuzda gereksiz yer kaplayacaktır.
İndirme isteği, uygulamayı açtığınızda karşınıza çıkan haritadan o bölgeye zoom yaptıkça belirecek. İndirme işleminden sonra en güncel harita bilgisi elinizin altında. Sırada, daha önceden planladığınız gitmek istediğiniz noktaları harita üzerinden işaretlemek var. Tüm noktaları işaretledikten sonra, çevrimdışı harekete hazırsınız.
Bölgeye gittiğinizde, otelden (otelinizi veya kalacağınız yeri de işaretlediğinizi umuyorum) gitmek istediğiniz noktayı seçip ”varış yeri” olarak belirleyin. Hemen üstte çıkacak banttan yürüme,araba, toplu taşıma ve hatta bisiklet seçeneklerinden birini seçin. Toplu taşımanın mümkün olmadığı bölgelerde veya yürümeyi tercih ettiğiniz zaman, mesafeyi, dakikasını hatta yolun eğimini bile gösterir. Güzel bir püf noktası daha: Toplu taşıma seçeneğinde şehirlerdeki metro istasyonları ve buradan yürüme mesafeleri dahil gözükür. Bu, özellikle gelişmiş metro ağı olan avrupa ülkelerinde çok işinize yarar. Örneğin. Louvre müzesinden Montmartre tepesine çıkmak istiyorsunuz. Bu noktaları işaretlediğinizde karşınıza çıkacak toplu taşıma önerisi şöyle olur ”… durağından sarı metroya bin, … durakta yeşile aktarma yap … durakta indikten sonra yürü.”
Kaydedilen tüm bölgeler için kişisel notlar yazabileceğin bir bölüm de var. Bu size bölge ile ilgili iyi bir data oluşturma imkanı sağlar. Ayrıca offline olduğunuz için sırf yön bulmak uğruna internet paketi almanıza da gerek kalmaz. Uygulamayı çok uzun zamandır kullandığım için beş yıl önce gittiğim bir yere tekrar gitmeye kalktığımda haritayı güncellemem gerekir. Harita yenilenir ancak işaretlediğiniz noktalar bozulmaz. Böylece gittiğiniz heryer kayıt altındadır, unutulmaz. Maps Me, sizi asla yarı yolda bırakmaz!
Louvre-Rivoli metro istasyonundan kalkan sarı hattaki metronun içinde kulağıma çalınan Fransızcanın büyüsü içindeyim. Kahve istemek, bir paket taze hamur işi almak veya herhangi başka bir nedenden ötürü biriyle karşılaşıp bildiğim tek fransızca sözcüğü gururla telafuz edebilmek için sabırla metrodan inmeyi bekliyorum. Kulağımda fransızca konuşmalar. Karakterli ve oldukça çekici.
Metrodan indikten sonra ceplerimde aradığım tek yön bileti çıkışta tekrar kullanıyorum. Bu biletleri girdikten sonra atmamam gerektiğini bildiğim iyi oldu. Çünkü ne kadar şehir gezsem de her seferinde ulaşım işini çözene dek heyecanlanıyorum. Bu tek yön biletler aktarma yapmak için 90 dakika süresince geçerli. Eğer Paris’i gezmek için kısıtlı bir vaktiniz varsa, bu süre çok işinize yarayacak, emin olun.
Paris’te uyandığımız ilk günün sabahına dönecek olursak; kısıtlı bir tatil planında olabilecek en kötü şey oldu! Haftalar önceden kahvaltı ve sonrası için planladığım gün patladı. Şehirdeki tek kahvaltı adresimiz belliydi. Fragments‘ de iyi kahve eşliğinde bir tabak çırpılmış yumurta. Belki bir de o güzel avokado tost. Metrodan indikten sonra ara sokakta biraz yürüdük. Tam geldik dediğimizde, asla güncel açılış saatini kontrol etmediğimizi farkettiğimiz Fragments’in kapalı olduğunu gördük. Neyse, bir sonraki durak Used Book Cafe‘ydi. O eski kitapları karıştırırken bir şeyler atıştırmak, bu aksiliğin üzerini güzelce kapatacaktı. Telefonumdaki -her seferinde onu bulduğum için şükrettiğim- uygulamayı açarak Used Book Cafe’nin kapısına kadar geldik. KAPALI! Zaten kısıtlı bir zamanda daha kötü ne olabilir? Tüm günün planı belli ve buraya tekrar dönecek ne vaktimiz ne de bir önceki gün yüzünden dermanımız var. ‘Seni camlarının arkasından da olsa görmek güzeldi.’
Moralimizi düzeltecek tek şey, taze bir hamurişi ve kahve. Hemen uygulamadan bir sonraki durağı işaretliyorum ve çizgiyi takip ediyoruz. ‘Bir şehri tanımanın en iyi yolu, sokaklarında yürümek ve toplu taşımasını kullanmaktır’ derim hep. Bu ikisini yaptığınızda ne demek istediğimi anlayacaksınız. Sokaklarda hiçbir turistik aktivitenin size verememeyeceği sürprizlerle karılaşırsınız. Bazı yerlerde dükkanların önünde uzun kuyruklar görürsünüz. Dar bir ara sokaktaki köhne, küçük bir dükkandan tereyağ kokusu çalınır burnunuza. Kuyruğun nedeni anlaşılır. Benim gibi bir şehir avcısıysanız, dükkanın ismini hemen not edersiniz telefonunuza. Tekrar gelecek olursanız ne yapacağınızı bilirsiniz böylece.
Boulangerie Poilane‘nin muhteşem çikolatalı kruvasanlarından birer tane alıp yolumuza devam ettik. Buraya kadar anlatmak istediğim şey; eğer bir şehir için yalnızca 36 saatiniz varsa, olağanüstü planlı olmak zorundasınız. İşinizi şansa bırakmak ve bir ayrıntıyı atlamak, kısa zamanda çok yol almak isteyen sizi üzebilir. Biz, az sonra, ayaklarımızın hissiyatını kaybedecek kadar müze ve sokak gezip, karnımızı doyurmak üzere önceden rezervasyon yaptığımız yere yemeğe gideceğiz. Şimdi, en başından -hatasız- 36 Saate Paris listeme tekrar bakalım.
KONAKLAMA
Paris birçok avrupa ülkesinde olduğu gibi bölgelerden oluşuyor. Göbeğini Louvre Müzesi’nin olduğu yer olarak düşünürsek, halka büyüdükçe bölge isimleri değişiyor. Kısa zamanda Paris’in birkaç önemli noktasını görme planınıza varsa 1,2,3,4,5 ve 6. bölgeleri tercih etmeniz mantıklı olur. Ama Paris, dünyanın en eski ve büyük metro sistemine sahip bir şehir. Eğer 9,10,11. gibi bir yerde makul bir fiyata otel bulabilirseniz bu sizi asla yormaz, bilin istedim. 🙂
Biz; şans eseri 1.Bölgede iyi bir otel fırsatı yakaladık ve bu bölgede konakladık. Değerlendirmek isteyenler için otelin booking linkini bırakıyorum.
PARİS’E UÇUŞ
Paris-Charles De Gaulle Havalimanı’nı hep merak etmiştim. Beklediğimden küçük ve oldukça eski bu alana indiğimizde covid negatif testlerimizin kontrolü için sıraya girdik. Pasaportlarımıza yapıştırılan minik kırmızı sticker ile ülkeye giriş yaptık. Şehirde girdiğiniz heryerde elektronik aşı kartınız soruluyor. Barkodu telefonunuza ss yapıp kalp koyun ki, elinizin altında olsun.
ULAŞIM
Eğer THY ile Charles De Gaulle Havalimanı’na uçuyorsanız, bagajınızı aldıktan sonra RER hattına biraz yürüyüp (yaklaşık 8-10dk), yaklaşık yarım saat içinde de şehir merkezindeki ana istasyonlara ulaşabilirsiniz. Havaalanı şehrin 5.zone’unda bulunuyor. Dolayısıyla buraya giden RER hattının ücretleri de farklı. CDG havalimanından RER’in B hattı ile şehir merkezine (Gare du Nord) giden hattın ücreti 10.30€
Şehrin merkezine gitmek için, RER – hattına binip ana duraklardan biri olan Les Halles durağında inebilirsiniz. (Biz buradan otelimize direkt yürüdük.) Buradan metro ağına bağlanıp istediğiniz bölgeye geçebilirsiniz. Eskiden olsa kesinlikle metro haritası edinin derdim ancak günümüzde hangi duraktan hangi renk hatta bineceğinize ve ineceğiniz durağa kadar gösteren uygulamalar var.
Şehir içinde biletleri, metro girişlerindeki otomatlardan kolaylıkla alabilirsiniz. Eğer 3 günden fazla kalacaksanız, 10’lu biletlerden almanızı tavsiye ederim. Otomattaki seçeneklerde var. Tek yön bilet fiyatı: 1,90 euro. 10’lu alınca tanesi 1,69 euro oluyor. Tek kullanımlık biletin 90 dakika boyunca geçerli olabildiğini de unutmayın.
RER: Şehrin banliyölerine giden, daha az durağa sahip olup daha hızlı ilerleyen tren ağı.
PARİS’TE 36 SAATE NE YAPABİLİRSİN?
İLK GÜN; Şehri Sen Nehri’nden ikiye bölecek olursak önce kuzey bölgeyi gezerek başlayın. Bugüne isterseniz bir müze gezisi ekleyin. Eğer iki büyük müzeden en az birini görmek isterseniz ertesi güne bırakmak mantıklı. İlk gün plana uyarsanız metroyu yalnızca 1 kez kullanırsınız. Bu yüzden; ayakkabını iyi seç!
Görebileceğiniz noktalar;
Colonnes de Buren
Kafe Kitsune
Galerie Vivienne
Starbucks France
Opera Garnier
Musee Gustave Moreau
Mamiche
Abbesses Metro Durağı
Au Marche de la Butte
Le Passe – Muraille
Le Maison Rose
Sacré-Cœur Bazilikası
Sinking House
Carousel de Montmartre
Musee d’Orsay (opsiyon)
Angelina
İKİNCİ GÜN; Tüm günü dolu dolu, biraz sanat, biraz alışveriş ve çokça hamurişi ile doldurabilirsiniz. Eğer Louvre Müzesi Palanınız varsa bugüne ayırın. Müzenin tamamını hızlıca bile olsa dolaşmak bir tam gün alacaktır. Kişisel tavsiyem; ilginizi çekecek 3 ayrı kanattan birine yoğunlaşın. Biz Denon Kanadını hedef alarak yaklaşık 3 saat harcadık. Ayrıca turistik aktivitelerden Eiffel ve Şanzelizeyi de bugüne ayırdık.
Görebileceğiniz noktalar;
Used Book Cafe (Merci)
Boulangerie Poilane
Les Deux Magots
Jardin Des Tuileries
Musee Louvre
Shakespare and Co
Notre Dame Katedrali
Le Bon Marche
Nelly Julien
Boulangerie Laurent B
Josephine Chez Dumonet
Eiffel
Champs Elysees (Şanzelize)
La Foule
PARİS’TE YEME – İÇME
Elbette her şehirde olduğu gibi Paris görülecek yerler listemin genelinde yeme içme durakları var. Çoğu elbette artizan ekmek ve çeşit çeşit hamurişi yapan fırınlar. Beni Paris’e sürükleyen bir diğer neden ise şahane bistrolara sahip olması. Eğer Paris’e kısıtlı bir süre için geldiyseniz size vereceğim bu listedeki yıldızlı isimleri mutlaka değerlendirin.
Fırın – Kafe – Kahve
Kafe Kitsune: İnstagramda herhangi bir Paris fotoğrafında mutlaka Kitsune’un karton bardaklarına rast gelmişsinizdir. Tam bir fenomen durağı. Değer mi bilemiyorum? Çünkü kahvesi diğer tüm kahvecilerden daha pahalı. Ancak özellikle Buren, Galerie Vivienne dolaşacaksanız, elinize bir bardak taze kahve almanızda sakınca yok. Özellikle; Jardin du Palais Royal’deki şube, görülmeye değer.
Used Book Cafe: Geç kahvaltı için harika seçenek. Elimde olsa oturmaktan sıkılacağım vakte kadar zamanımı burada harcardım. Çünkü bir kitap bağımlısıyım. Kitap kafe konsepti bana hep sıcacık gelir. Burada kışın bir fincan kahve yanına simit sandviç veya yazın zencefilli limonataya ek biraz kullanılmış kitap sayfaları hışırdatma.
Starbucks France: Fransa’da Starbucks’a girmek en az Milano’daki kadar saçma evet. Ama buraya kahve içmek için girmeyeceksiniz. İçi, fotoğraflamanız gereken güzellikte. Opera binasının çaprazında konumlanan kahvecide ‘birine bakıp, çıkın!’
Poilane: Şüphesiz uğraman gereken en önemli duraklardan birisi. Paris’in en güzel artizan fırınlarından biri olduğu gibi bence önemli bir hediyelik eşya dükkanı. Hızlı bir kahvaltı için çikolatalı kruvasanlarından alabilirsin. Ancak benim tavsiyem, ekmek almadan çıkmaman. Hatta, dönüş yolunda sevdiklerin için bile bavula biraz ekmek koyabilirsin.
Boulangerie Laurent B: Önünde sıra beklemeye değer bir artizan fırın. Bir fincan kahve yanında tuzlu-tatlı hamur işi, belki peynirli sandviç. Çok klas bir dükkan. Eğer yer varsa burada oturarak kahvaltı yapın veya yanınıza alıp sonraki durağınıza giderken hızlı bir öğle yemeği atıştırması yapın. Ya da belki romantik bir baget alıp çıkabilirsiniz. 😉
Mamiche: Vanilya kremalı beignet ve çikolatalı kruvasan yemeniz şart. Beignet özellikle denemeye değer. Ve pek tabii zeytinli, üzümlü, cevizli ekmekler…
Angelina: Tatlı severlerin gözüne, ağzına hitap edebilecek popüler pastane. Makaronları hediye için bir alternatif. En çok sıcak çikolatası için geliyorlar. Ama eğer bir kez buraya gelecekseniz mont blanc yemelisiniz. Eğer gelecekseniz rezervasyon yapın veya biraz sıra beklemeyi göze alın.
Les Deux Magots: Masalarında kimler kimler oturmadı ki.. Evet, burası 1812 yılında kurulmuş, Paris’in en turistik kafelerinden birisi. Ama gözlerinizi kapatıp 1920’lerde, yan masada sohbete dalan Hemingway ve Scott Fitzergard’ı hayal edebilirsiniz. Şehrin en ilham verici noktalarından biri olduğunu kabul ediyorum. Buraya gelin ve Paris’te birçok kafede olduğu gibi caddeye bakan sandalyelerden birine oturup, papyonlu kibar garsonlardan birine sıcak çikolata içmek istediğinizi söyleyin!
Cafe Flore: Kuşkusuz en az Deux Magots kadar eski ve popüler. Influncer’ların en çok paylaşım yaptıkları yerlerden biri. Bana biraz fazla sosyetik gelse de, burayı dışarıdan fotoğraflamak oturmaktan daha iyi bir seçenek.
Fragments: Tek kahvaltı hakkımı değerlendirmek için gidip, kapalı olduğuyla yüzleştiğim güzel kahve-kahvaltı adresi. Paris’in en keyifli kahvecilerinin olduğu bir bölgede yer alıyor. Bir tabak çırpılmış yumurta veya avokado tost ile iyi kahve içebilirsiniz. Mor veya Sarı renk hat metro ile yakınındaki Chemin Vert istasyonundan ulaşabilirsiniz.
PaperBoy: Oldukça zengin bir brunch menüsü var. Le Marais bölgesindeki en iyi öğlen yemeği-kahvaltı seçeneklerinden birisi. Özenli, keyifli ancak yüksek sınıf bir mekan.
Öğlen – Akşam Yemeği
Bir Fransız atasözü der ki; İdealler yıldızlar gibidir, onları tutmak mümkün olmaz ama karanlık gecelerde yolumuza onlar rehberlik ederler. Günümüzde Fransız mutfağı demek, bir mutfak şefinin ilk öğreneceği derstir. Zengin soslar hakkını verecek şekliyle yalnızca fransız şeflerin elinden çıkar. Şarap, peynir ve tereyağının bir akşam yemeğinden eksik edilmediği sofralar, bazen beyaz masa örtüleri bazense sıkışık mekanlardaki cılız sandalyeler. Her ne şekilde olursa olsun bu şehirde ”iyi yemek” ten ödün vermeyeceksiniz. Bu sebeple eğer içinizde bir gurme büyütüyorsanız, Paris bunun için bir cennettir. Michelin yıldızlı restoranların izinde şehrin gitmeye değer bistroları sizi fazlasıyla tatmin eder. En iyi restoranlarda çalışmış birçok şef, kendi bistrolarını açmışlardır. Bunlardan birkaçını aklınıza yazmak isterim.
Le Bistro Paul Bert: Fransız sosu mu dediniz? Paul Bert bunu deneyimleyeceğiniz en doğru adresten biri. Menü fransız klasikleriyle dolu. Fransız ekmeği, yer mantarı, iyi bir sufle. Burada steak au poivre denemenizi tavsiye ederim. Yani içinde bolca karabiber olan kremalı kahverengi sosla servis edilen bonfile. Tam bir Fransız klasiğidir. Geleneksel olarak patates püresi veya kızartılmış ev usulü patates ile sunulur. Abartılı olmayan gerçek bir bistro deneyimi için, buraya uğrayın! Rezervasyon şart. Feidherbe – Chaligny (mor) metro istasyonundan veya Reuilly-Diderot (sarı) metro durağında inip biraz yürüyerek ulaşabilirsiniz.
Septime: Paris’in 11.bölgesinde neo-bistro mutfağının sahibi genç şef Bertrand Grebaut’un taze restoranı. Taze diyorum çünkü Septime’i tanımlayan en özet kelime bu. Şef; çevre dostu, sürdürülebilir ve taze malzeme ilkesiyle yola çıkmış yenilikçi bir mekan yaratmış. Bir Michelin yıldızına ek sürdürülebilirliği temsil eden yeşil yıldızı var. İyi yemeği temsil eden kimlikli bir mekan arayışındaysanız, burada, Septime!
Chez Michel: Gare du Nord istasyonunun dibinde, menüsünde ev yapımı mayonezlerle servis edilen salyangoz ve çeşitli deniz ürünleri bulunan Fransız bistrosu. Burası daha çok av etleriyle ünlü. Vedat Milor tavsiyesine göre balık çorbası ve ıstakoz denenmeli.
Le Quincy: Kişisel favorim ve belki de Paris’e gelme sebebim. Ağır döküm tencerelerde pişen klasik fransız yemekleri. 100 sene öncesinden kopmuş ve günümüze düşmüş bir atmosfere sahip. Sanki Fransa kırsallarındaki anneannemin mutfağında yemek yiyorum ve dedem olacak ihtiyarı doyduğuma ikna edebilmek için şişen karnımı göstermem gerekiyor. Yemekleri servis eden iki ihtiyardan biri hakkındaki düşüncem tam olarak bu. Sahipleri geleneksel reçetelerini hiç bozmadan günümüze getirmiş. Paris’te denemeniz gereken tatlardan biri olan kaz ciğerinin(Foie Gras) hası burada. Garsonun dediği gibi ağzınıza aldığınız anda erimeye başlayacak ve siz ağzınızı şapırdatarak yutacaksınız. Menünün en favorilerinden şarap ve tavşanın kendi kanından yapılmış sos ile pişirilmiş yabantavşanı. Nam-ı değer lievre a la royale! Şarap seçimi için garsona danışın. İyi şarap için her zaman çok para ödemeniz gerekmediğini kanıtlayacak. Neredeyse hiç İngilizce konuşmuyorlar ve gelenlerin neredeyse tamamı yerel halk. Rezervasyon ve nakit para şart. Sarı metro hattı ile Gare du Lyon durağında inip, 5 dakika yürüyerek ulaşabilirsiniz.
Le Baratin: Belleville’deki küçük bir ara sokakta yer alan Baratin ağzınıza koyduklarınızın ötesinde önemsenecek türden bir yer değil. Atmosfer yok. Kendine cılız sandalyelerden birini çekip, günlük belirlenen kara tahta üzerindeki Fransızca menüden bir yemek seçmen gerek. Geniş bir samimiyetle yemek yapan Arjantinli şef Raquel Carena’nın bistronun en dikkate değer özelliği sadece nerede yiyeceğini bilen Parislilerin (ve onların tanıdıklarının) gittiği ve paydos eden şeflerin yemek yemek için tercih ettiği yer olması. Şarap seçimini Charles’a bırakın ve arkanıza yaslanıp bu deneyimin başlamasını bekleyin. Rezervasyon şart. Kahverengi metro hattı ile, Pyrenees durağında inip, 4 dakika yürüyerek ulaşabilirsiniz.
Bouillon Chartier Montparnasse: Pirinç pervazlar, aynalar, lambalar.. Kabarık etekli bir film sahnesi ve tam bir Art Nuveau döneminin orta yerinde gibiyiz. Garson, söylediğimiz siparişi masaya serilmiş kağıt üzerine not alırken, etrafın büyüsü içindeyim. Biz, eski modadan vazgeçmeyip ördek confid söylüyoruz. Başlangıç olarak da pek tabii escargot. Fransız ekşi maya ekmeği, salyangozun tereyağ ve fesleğen kokan sosuna batırırken iyi ki buraya zaman ayırmışız diyoruz. Tekrar olsa, eldivenlerimi ve geniş çeperli şapkamı takıp, spaghetti bolognese yemeğe giderdim. 🙂 Masadaki ev yapımı hardalı dikkatli kullanın. Burnunuzdan ateşler çıkarabilir. Burası uygun fiyatlı bir mekan. Akşam yemeği için gidecekseniz biraz sıra beklemeye değer. Biz öğlen yemeği için gittiğimizde sıra beklemedik. Ama unutmayın ki, bu mekan oldukça turistik. Pembe metro hattı ile, Montparnasse-Bienvenüe durağında inip ulaşabilirsiniz.
PARİS’TE 36 SATTE GÖRÜLECEK YERLER
Colonnes de Buren: Fransız sanatçı Daniel Buren’in 1985-1986 yılları arasında yaptığı bir sanat enstalasyonudur. Palais Royal’in iç avlusunda bulunur ve fotoğraflamak için harika bir mekandır.
Galerie Vivienne: Şehrin pasajları için kesinlikle vakit ayırmalısınız. Özellikle Galerie Vivienne için. 1823 yılında inşa edilen bu kapalı çarşı, Paris’in en sembolik galerilerinden biri. Mozaik zeminler, süslü kemerli duvarlar ve ışığın içeri girmesine izin veren cam tavan. Ayrıca 2022 Paris moda haftasının bu pasajın içinde yapılması kesinlikle harika bir seçim olmamış mı?
Opera Garnier: Yolun karşısında fotoğraf çeken turistlerin asla eksik olmadığı tarihi bina. Binanın süslemeleri ve iç tasarımına hayran kalmamak imkansız. Şaheserin sözlük anlamına Opera Garnier’ı örnek vermek yanlış olmaz. Umarım bir gün binaya layık şekilde prenses kıyafetlerimi giyip opera izlemek için gidebilirim.
Abbesses Metro Durağı: Montmartre’de Paris’in kesinlikle en ikonik girişli metro istasyonu. 1978’den beri tarihi anıt statüsünde.
Au Marche de la Butte: Filmde Amélie Poulain’in sık sık uğradığı manav. Günümüzde yalnızca meyve-sebze dükkanı olmak dışında Amelie’nin kartpostalları ve posterlerini de satmakta.
Le Passe – Muraille: Fransız edebiyatçı Marcel Aymé’in Duvardan Geçen romanındaki Duteilleul karakterinin heykeli. Hikayeye göre duvarların içinden geçebilme gibi bir yeteneği olduğunu keşfeden Dutilleul, gücünü kafasına göre kullanarak sonunda onu kaybeder ve kendini bu duvarın içinde sonsuza kadar hapsolmuş bulur. Heykelin buraya yapılma nedeni, yazarın evinin bu sokağın devamında olması. Heykeltraş Jean Marais tarafından tasarlanan heykelin suratına baktığınızda romandaki karakter Detilleul yerine Aymé’ninkini görürsünüz.
Le Maison Rose: Bir restoranda yemek yiyip bir şeyler içmek dışında ne yapılır? Burası Montmartre’de en çok fotoğraflanan yerler arasında. Sizce de oldukça sempatik görünmüyor mu? Yer bulabilirseniz, atıştırmak için şans verin.
Sacré-Cœur Bazilikası: 1914 tarihinde yapılmış, içinde bir yer altı mezarlığı bulunan ikonik yapı. Paris’in en yüksek tepesinde bulunur. Hemen önündeki merdivenlere oturup şehri tepeden izlemek için birkaç dakikanızı ayırın.
Le Carousel: Şehrin en eski atlıkarıncalarından biri Montmartre’de, Sacré-Cœur Bazilikası’nın eteklerine konumlandırılmış. Nostaljik bir filmin içine girmiş kadar etkileyici ve sihirli.
Jardin Des Tuileries: Paris 1. bölgede, Louvre Müzesi’nin hemen yanıbaşındaki Tuileris Bahçesi halka açık Paris bahçelerinin en güzel örneklerinden. Her yer etkileyici heykellerle kaplı. Tam ortasındaki yapay gölün çevresine saçılmış demir, yeşil sandalyelerde oturmak bir Paris geleneği.
Notre Dame Katedrali: Seine Nehri’nin kıyısındaki bu ünlü gotik kilise. 2019 da tavanında çıkan yangın sebebiyle 900 yıllık tarihi mirasın büyük bölümü hasar almıştı. Dünyada milletlerin değil tüm insanlığın sahip olduğu bir yapı varsa, Notre Dame bunlardan birisidir.
Le Bon Marche: 1838 de yapılan dünyanın ilk büyük perakende konsepti olan alışveriş merkezi. Severs Babylon durağındaki yeşil metro hattıyla ulaşılabilir.
MÜZELER
En popüler iki müzeyi de 36 saate sıkıştırmak zor olabilir. Ancak bizim şehre gelişimiz daha çok müzeleri (çocuksuz) gezebilecek bir fırsat yaratmaktı. Bu yüzden bunun için vakit ayırdık. Siz ya çok istediğiniz tek müzeyi hakkını vererek gezin ya da bizim gibi sıkıştırılmış ama seçmece bir tarz benimseyin. Biletleri internet üzerinden online almak size zaman kazandıracak. Louvre gibi popüler bir müzeyi sabah ilk açılış saatinde ziyaret etmek de rahatlığınız açısından iyi olacak.
Orsay Müzesi, perşembe günleri gece 21:00 e kadar açık. Bunu değerlendirmek isteyebilirsiniz. Biz tüm gün aydınlık şehrin tadını çıkartıp hava kararınca müzeye girdik. Bu, kısıtlı zamanı değerlendirmenin bir diğer şekli oldu. Biletimizi günün bu saatine uygun şekilde online almıştık ve sıra beklemeden içeri girdik.
Ayrıca müzelerde belirli dönemlerde ek sergiler olabiliyor. Ziyaret gününüze göre bunu da kontrol etmeyi unutmayın. Mesela; Gustave Moreau Müzesi’ne gelmeden önce La Fontain’in kapalı sergisinin olduğunu öğrenmiştim. Bu kısıtlı zamanımızda bu müzeyi de ziyaret listemize eklememize vesile oldu. İyi ki de oldu!
Elbette her müzede görülmesi gereken önemli eserleri birçok yerde okumuşsunuzdur. Ben kişisel favorilerimle size küçük bir liste yapmak istedim.
LOUVRE MÜZESİ
Louvre Müzesi için online bilet alırsanız, müzeye girişte hızlı geçiş hakkınız olur. Müzenin 4 ayrı kapısı var. Geçiş hakkınızı kullanacağınız ayrıntılı bilgiyi biletin üzerinden okuyabilirsiniz. Ayrıca covid için gereken uluslararası geçerli aşı sertifikanızı (barkod) girişteki görevliye göstermeniz istenecek.
Online aldığımız biletle, dünyanın en büyük sanat müzesine hızlı geçiş hakkımızı kullanıyoruz. İçeri girer girmez vestiyeri bulup eşyalarımızı küçük dolaplara kilitliyoruz. Eşyamızı bırakır bırakmaz Denon kanadını buluyoruz. Daha önceden biraz araştırma yapıp görmek istediğimiz eserleri listelemiştik. Bu eserlerin çoğu Denon kısmında olduğu için, diğer kanatları göremeyeceğimi kabullenmiş şekilde gezimize başladık.
Winged Victory of Samothrace (Semadirek Kanatlı Zaferi) :Gördüğünüz anda neden dünyanın en sevilen heykellerinden biri olduğunu anlarsınız. Mona Lisa’ya gidecek merdivenlerin hemen ortasına yerleştirilmiş olması iyi düşünülmüş bir planlamadır. Öyle ki, merdivenlerde durup bu kolları olmayan bu mermer tanrıçanın güzel kanatlarına bakıp hayran kalmak için alanınız olur. Benim için heykellerin en sarsıcı olanıdır.
Wedding At Cana (Kana’da Düğün): Tüm heybetiyle cılız Mona Lisa’nın tam karşısındaki duvarda durur. Dünyada insan yüzüne duygusal ifadeler eklenen ilk eser olarak kabul edilmiştir. Rönesans döneminin en önemli ressamlarından Paolo Veronese’nin en önemli eseridir. İsa’nın konuk olarak çağırıldığı bir düğünde, peygamber olarak ilk mucizesi kabul edilen suyu şaraba dönüştürmesi resmedilmiştir. Dönemin en iyi sosyal hayatı yansıtan çalışmalarından biri olduğu düşünülür. Tablo 66 metrekarelik devasal boyutuyla müzenin en büyük eserlerinden birisidir.
The Coronation of Napoleon (Napolyon’un Tam Giyme Töreni):Napolyon’un Notre Dame Katedrali’ndeki taç giymesini resmeden Fransız ressam Jacques-Louis David’in eseri. Boyutları yaklaşık olarak Kana’da Düğün eseriyle aynıdır. Şüphesiz, Louvre’da en etkilendiğim tablodur.
Psyche Revived by Cupid’s Kiss (Cupid’in Öpücüğü ile Canlanan Psyche): 1793 yılında İtalyan heykeltıraş Antonio Canova tarafından oyulmuş, kalp ve ruhu temsil eden aşk dolu bir başyapıttır. Louvre’un en romantik parçalarından biridir.
Mona Lisa: Müzenin Denon Kanadına girdiğinizde tüm oklar Mona Lisa’yı gösteriyor. Çünkü sadece bu tablo için Louvre birçok ziyaretçi alıyor. Diğer eserler gibi ona yaklaşıp, istediğiniz gibi inceleyemezsiniz. Çünkü Mona Lisa çift kat camla korunduğu gibi, gümrük sırası gibi bir sırayla şöyle bir bakıp geçmeniz gereken bir tablo. Sabah saatlerindeki azami kalabalığı yakalarsanız iyi, yoksa oldukça kalabalık bir sırayı beklemek zorundasınız. Tavsiyem; sabah Louvre’a giriş yaptığınız gibi önce Mona Lisa’ya gidip görün. Sonra tüm eserleri rahat rahat gezersiniz. Şu ana kadar tablonun yalnızca popülerliğini anlatabildim. İşte ona bakarken de olan bu.
NOT: Louvre içinde çok değerli eserleri bulunduran biz müze olduğu kadar kendi değeri ve güzelliği de olan bir saray. Sık sık başınızı kaldırın ve tavanlardaki olağanüstü süslemelere bakın. Orada bambaşka hikayeler, bambaşka eserler var!
ORSAY MÜZESİ
1898 – 1900 yılları arasında inşa edilen bina öncesinde bir tren garıymış. Böyle bir yapının müzeye dönüştürülmesindeki güzelliği içine girdiğinizde daha iyi anlayacaksınız. Detaylar ve atmosfer çarpıcı. Benim çocukluğumdan beri çok ilgili duyduğu empresyonist ressamları içinde barındırıyor. Edgar Degas, Claude Monet, Vincent van Gogh, Edouard Manet, Pierre Auguste Renoir gibi ressamların önemli eserleri Paris’teki Orsay Müzesinde sergilenir. Burada kişisel olarak beğendiğim istediğim birçok eser var ancak yalnızca birkaç tanesini örnekleyeceğim.
Orsay Müzesi için de biletli olmanız durumunda sizi kuyruk olmayan başka bir kapıya yönlendirecekler ve aşı sertifikanızı görmek isteyecekler.
Dance et Le Moulin de la Galette(Renoir): Pierre Auguste Renoir’in 1876 tarihli tablosu. Montmartre’de her pazar açık hava danslarının düzenlendiği Moulin de la Galette’deki bir öğleden sonrasını resmeder. Resimde bulunan çoğu karakter Renoir’in dostları ve yanıdıklarıdır. Kaynaklara göre bu tablo, muhtemelen ilk sergilendiği sırada Caillebotte tarafından satın alınmış ve onun vasiyetiyle de devlet koleksiyonuna dahil edilmiş.
Olympia: Edouard Manet’in 1863 tarihli tablosu. Şüphesiz Manet’in en tepki aldığı eserlerinden biri Olympia’ydı. Konusu bayağı ve edebe aykırı, beğeniye karşı bir aşağılama olarak görüldü. Manet, modeli Victorine Meurent’i salon ressamlarının aksine idealize etmeden, nasıl gördüyse, dahası onu bir fahişe rolüyle, sıradaki müşterisini beklerken, bir başka müşterisinden gelen çiçekleri alırken betimlemişti. Yayanın ayakucunda sarı gözleriyle bakan kedinin anlamı ise muğlak: kötülük ve cadılığı çağrıştırmakla beraber büyük olasılıkla erotik zevkleri sembolize ediyor.
The Luncheon on the Grass: Edouard Manet’in 1863 tarihli tablosu Reddedilenler Salonu’nda sergilenen yapıtlar arasında en büyük skandala yol açan tablo oldu ve daha sonra modern sanatın dönüm noktalarından birini simgeleyen yapıt olarak nitelendirildi. Eleştirmenleri kızdırmasında kullanılan tekniğin de payı olsa da asıl sorun ahlaka aykırı görünme konusuydu. Tabloda iki genç adamın, hafifmeşrep olduğu kanısına varılan iki genç kadınla arkadaşlıkları görülür. Kadınlardan biri Victorine Meurent’tir ve doğrudan izleyiciye olan bakışı sahneye istenmeyen bir katılım davetine yol açıyordur.
The Starry Night Over the Rhone: Vincent van Gogh’un 1888 tarihli tablosu. Sanatçının en sevdiğim eseri sanırım. Ne zaman baksam hayal kurmaktan kendimi alamam. Işığın yansımasını en tatlı anlatan eserlerden biri Rhone Üzerinde Yıldızlı Geceler. Van Gogh’un Otoportre, Tarlada Dinlenen Köylüler, Arles’daki Yatak Odası ‘da yine aynı odada görebileceğiniz eserler.
Nymphéas Bleus: Mavi Nilüferler, Claude Monet’in son 30 yılında küçük dairesinin bahçesinde yaptığı 250 adet Nilüfer tablosundan yalnızca biri. Monet, İzlenimcilik akımının en önemli liderlerinden biri. Ve tabii onu açık havada resim yapmaya teşvik eden Eugène Boudin olmasaydı belki de Monet stüdyosunda resim yapmaya devam edecekti. Öyle ki; en çok etkilenen, kendini geliştiren ve tarzını her seferinde genişleten ressamlardan biri kendisidir bana kalırsa. En popüler olanları bir kenara bırakırsak, çok çeşitli eserleri buna bir örnektir.
Son olarak Orsay Müzesi’ni bir diğer ünsüz ama etkileyici tablo ile kapatmak isterim. William Bouguereau’nun 1902 yılında yaptığı mitolojik yağlıboya tablo, Les Oréades. Bunlar; geyikleri ve yırtıcı kuşları oklarıyla avlamak için dışarı çıkan dağ perileri. Şafağın gelişiyle beraber gökyüzüne, yani kendi krallıklarına dönerken onlara şaşkınlıkla bakan üç geyik resmedilmiş. Orsay’ın hayatıma kattığı en şiirsel tablo olmuştur.
GUSTAVE MOREAU MÜZESİ
Paris’in 9.bölgesinde, Sembolist ressam Gustave Moreau’nun eserlerine adanmış bir sanat müzesi var. Burası ilk zaman sanatçının eviyken sonradan stüdyoya ve en sonunda müzeye dönüştürülmüş. İlk katında Moreau ve ailesine ait kişisel eşyalar bulunuyor. Çok yüksek duvarlar, sanatçının çoğu yarım kalmış yağlıboya ve suluboya eseriyle dolu. Zaten Moreau genellikle birçok resmini hep yarım bırakmış. Evi müzeye dönüştürme fikrinden sonra çoğunu tamamlamaya çalışmış ama yine de yarım kalan bir sürü çizim görebiliyorsunuz. Resimlerini satmakla ilgilenmemiş, hatta çoğunu sergilememiş sanatçının evinin en üst katındaki stüdyoya, etkileyici spiral bir merdivenle çıkıyorsunuz. Fotoğraf çekmenin yasak olduğu müzede sahip olduğum tek fotoğraf bu güzel merdivene ait. Eserlerini satmaması elbette mimar bir babaya sahip olmasıyla tuzunun kuru olduğunu gösteriyor. 😉
Dönemsel olarak bazı özel sergileri de oluyor. Biz, Moreau’nun La Fontain Masalları için yaptığı suluboya çalışmalarına denk geldik. 35 adet çalışmanın hepsine hayran kaldık. Boyaların rengini ve canlılığını 21.yüzyılda bu derece koruyor olmasına ayrıca şaşırdık. Müzeden ayrılmadan önce La Fontain için yaptığı suluboya çalışmalarından bir kopyayı ve etkileyici spiral merdivenlerin posterini satın aldık.
Eğer küçük, dopdolu ve başlı başına sanat dolu bu müzeyi ziyaret etmek isterseniz, burayı Mortmartre’ye çıkarken planınıza ekleyin.
Son olarak; Paris’ten dönmeden önce herhangi bir markete girip bavula atmak için biraz ucuz şarap alın. Açtığınızda tadına, kalitesine hayran kalacaksınız. Seçeceğiniz herhangi bir Fransız şarabının kötü olması düşük bir ihtimal. Ayrıca kuzeydeki Normandiya bölgesinde 18. yüzyılda üretilmeye başlanmış meşhur fransız küflü peyniri Camembert veya Rocamadour isimli keçi peyniri de Fransa’dan dönerken alınabilecek şeylerin en başında geliyor. Camembert yoğun kıvamlı ve alışılmadık kokulu geliyorsa, onu bir de ekşi mayalı ekmeğin içinde tost olarak tüketin. Tabii yanında bir kadeh Fransız şarabıyla..
Kısırın yerini tutmazcılar için söylüyorum; kimse sizin bulgurunuza laf söylemiyor, kısırınızı elinizden almıyor! İstediğiniz kadar sevebilir, yiyebilirsiniz. :)) Ama bir de evin havalısı olarak görülen kinoa’ya şans tanıyın derim. Popülerliği son yıllarda artmış görünse de tarihi taa İnkalara kadar dayanıyor. Yüksek protein içermesi, lif ve mineral zengini olması, hele bir de bulgur gibi şişirmemesi var ya, onu baş tacı bile yapabilir. Benim en çok tükettiğim şekil Kinoa Salatası şeklinde olanı olsa da bunu çeşitlendirmek mümkün. Ben bu tarifi kışa uyarladım ve besleyici özelliği tavan yapan bir reçete oluşturdum.
Her kış olduğu gibi yine salgın bir hastalık var sokaklarda. Özellikle çocukların kalabalık olduğu ortamlardan zincirleme dağılan virüsün çokça dokunulan yerlerde (kapı kolu, masa) 8 saate kadar canlı kalabildiği bilinmekte. Ayrıca kapalı bir ortamda öksüren, hapşıran daha normali nefes alan enfekte kişilerin bulaştırdığı virüs havada da uzun bir süre asılı kalabiliyor. Aynı ortamdaki havayı solumaya maruz kalan kişiye bulaştığında ise belirtileri 3-7 gün içinde görülebiliyor. Unutulmaması gereken ilk şey; bu virüsün antibiyotikle tedavi edilmemesi.
Gripten Nasıl Korunuyorum?
Salgın dönemlerinde ben işin daha çok hastalık öncesi tarafına yoğunlaşıp, hastalanmamak için yapılması gerekenleri uygulamaya çalışırım. Genelde işe yarar ancak devamlılığı olmaması halinde boğazıma direkt yapıştığını da iyi hatırlarım. Kendi korunma yöntemlerimizi sıralayacak olursam;
1.Bir kere en korkulmayacak şeyin ”soğuk hava” veya ”üşümek” olduğunu savunabilirim. İnsanlar genelde hava soğuk olduğu için cam açmaz, evini havalandırmaz hatta çoğu çocuklu aileler üşümesinler diye çocuklarını dışarı çıkartmazlar. Bu kısım yapılan ilk hata olur genelde. Çünkü bildiğimiz gibi ”virüs, kapalı ortamlarda havada asılı kalır.” Bizim evimizde kışın en az 6-8 kez cam açılır.
2. Bir diğeri kesinlikle sıvı tüketimi. Yaz aylarında rahatlıkla içebildiğimiz su kışın bizi zorlayabilir. Bunun için yapılabilecek en güzel şey; kocaman bir sürahiyi su ile doldurup içine sevdiğiniz birkaç aromatiği atmaktır. 2-3 dilim limon, bir çubuk tarçın ve belki bir tutam taze nane. Ben bazen soyduğum portakal kabuklarını atıyorum. Görünümü kötü olsa da aroması suyu rahat içilebilir kılıyor.
3. En önemli maddemiz, C vitamini alımı. Portakalın, mandalinanın, greyfurtun halen çokça üretildiği bir ülkede tablet olarak kullanmanın gereksiz olduğunu savunuyorum. Mahallenin pazarına kışın en çok turunçgiller almak için gitmelisiniz. Her gün aksatmadan yenilen bir porsiyon portakal tüm kış sizin kalkanınız olabilecek güçtedir. Denedik, kendimize ispatladık. Hastalıkları en çok kendine ispatlamak önemli değil midir zaten? Deneyin, sizde ispatlayın. Unutmayın; aksatmadan, her gün düzenli C vitamini!
4. Son olarak; eve girer girmez eller yukarı kuralı var! :)) Gün içinde özellikle metrobüs kullananlar beni daha iyi anlar. Ayakkabıları çıkart, montunu as ve hemen ellerini yıka!
Kinoa Salatası – Bir Yusufcuk Havalandı
Kinoa Salatası, Greyfurt ve Peynir İle – Malzemeler
1,5 çay bardağı Kinoa, yıkanmış ve tercihen 1 saat suda bekletilmiş
5-6 yaprak kıvırcık, doğranmış
1 küçük boy kırmızı soğan, piyazlık doğranmış
1/3 demet karalahana, çok kalın sapları ayıklanmış ve kıyılmış
2-3 salatalık, küp küp doğranmış
Yarım greyfurt, beyaz yerleri ayıklanmış ve küp doğranmış
Eski kaşar, yaklaşık 50 gr
Sosu için;
Çeyrek çay bardağı zeytinyağı
1 çay kaşığı hardal
1 yemek kaşığı nar ekşisi
Birkaç damla limon
tuz
Yapılışı;
Kinoa’yı yaklaşık 2 su bardağı su ile haşlayın. Haşlanırken bir miktar tuz atmayı unutmayın. Soğanı ve doğranmış karalahana’yı bir tatlı kaşığı zeytinyağında kavurun. Çok öldürmeyin ve ılıtın. Kıvırcık, salatalık, karalahana, soğan ve kinoayı bir kapta karıştırın. Sos malzemelerini iyice çırpın ve salataya ekleyin. Üzerlerine küp doğranmış greyfurt ve peynir parçalarını koyun. Damak tadınıza göre ekstra nar ekşisi ekleyebilirsiniz.
Danca’da ticaret limanı anlamına gelen København Danimarka’nın başkenti ve nüfusu en kalabalık şehridir. En kalabalık dediğime bakmayın. Ülkenin tamamının nüfusu yalnızca 5600 milyon. Anayasal Monarşiyle yönetilen Kopenhag, kaleleri, sarayları, müzeleri ve tarihi yapıları ile düzenli ve korunaklı bir şehir.
Dünya’nın en zengin kentlerinden biri olan Kopenhag ’da yaşam refahı ortalamanın çok üzerinde. Ayrıca dünyanın en mutlu insanlarının yaşadığı söylenen Kopenhag yeşilin her tonuna sahip bir doğa cenneti olduğu gibi, yaşam haklarının titizlikle korunduğu modern de bir şehir. Şehir dendiğinde akla gelen tıklım tıklım beton binalar, gürültü ve egzoz kokusundan çok ama çok uzakta. Gelişmiş bir tren-metro ulaşım sistemi ve gurur duyabilecekleri bisiklet yolları var. Şehrin bisiklet trafiğine öyle hayran kaldım ve vintage bisikletlerin güzelliklerine şaştım ki, kendimi burada ikinci el bisiklet araştırırken buldum.
Ülkede para birimi Danimarka Kronu ve 1 TL yaklaşık 1.86 DKK etmekte. Kimse popüler avrupa şehirlerinin arasına Kopenhag’ı eklemez, bu bir gerçek. İsveç gibi daha turistik İskandinav ülkelerinin yanında ismi daha sönük kalsa da, gidince insanı mahcup eden bir ülke burası. Masal gibi yapıları, pastoral renkleri ve ekolojik karakteriyle insanı kendine hayran bırakabiliyor. En can arkadaşım, kardeşim Ankara’dan buraya taşınmasa herhalde gelip görmek aklıma bile gelmezdi.
OLYMPUS DIGITAL CAMERANYHAVN
Kopenhag’da Ulaşım
Şehiriçi ulaşım tren, metro, otobüs, taksi ve bisiklet ile çok çeşitli. Tren biletlerini istasyonlardaki otomatlardan ve 7elevenlardan alabiliyorsunuz. Otobüs biletlerini yine 7eleven ve otobüsün içinden daha pahalıya alabilirsiniz. Benim tavsiyem; ülkeye girdiğinizde havaalanındaki otomatlardan anonim Rejsekort kart almanız ve içine bakiye yükletmeniz olacak. Böylece gittiğiniz zone ‘un yakınlığına göre size tek gidiş ücretinde indirim sağlayacak. Londra’yı ziyaret edenler bilir. Zone’lara ayrılmış şehirde trenle geçtiğiniz her bölge için ulaşım maliyetiniz artıyor. Bu karta sahip olduğunuzda yapmanız gereken şey, istasyona geldiğinizde trene binmeden kartınızı check in noktalarına okutmak. İndiğinizde ise check out yapmak. Böylece kaç durak gittiğinize göre daha ucuz yolculuk yapabilirsiniz. Yine de şehirdeki en pahalı şeylerden 2.’si ulaşım.
Kopenhag ‘da Yaşam
Her gün işe gidiyor olmak bu ülkede yaşayan insanları yormuyor. Çünkü metrobüs sırası yok. Zaten yorgunken birde ayakta 45 dakika yol gitmek yok. 16:30 da işten çıkıp bisikletle merkeze gitmek ve Nyhavn’da arkadaşlarla bir şeyler içmek harika. Yazın günler uzun, hava 23:00’e doğru anca kararıyor ve sabah 5’te apaydınlık oluyor. Tabii bu yazın böyle. Kışın genelde günler karanlık ve kısa. Sosyalleşme az. İnsanlar genelde işten çıkıp evlerine geliyorlar. Avm’ler ve birçok dükkan 5-6’da kapanıyor. Zaten yemek içmek de çok pahalı. Dışarıda genelde evden yanlarına aldıkları yiyecek içecekleri tüketiyorlar.
Piknik yapmak hiç bu kadar zorunlu ve eğlenceli olmamıştı. Zorunlu diyorum çünkü evde bir şeyler hazırlamakla dışarıdan almak arasında çok fazla fiyat farkı var. 500ml su bile 20 kron. Yani 10 tl :)) Çeşmeden doldurup yanına almak en doğrusu. Eğlenceli kısmı ise, örtünü serip sakin sakin piknik yapacağın çok alan var. İnsan az olunca herşey daha sakin ve huzurlu. Bisikletlerimizle istediğimiz yere sürüp çantamıza doldurduğumuz çeşit çeşit yiyecek ve içecekle harika zaman geçirdik. Her gün yapalım desen sıkılmadan yaparım. Bir gün ormanda, bir gün sahilde kumlarda, bir gün yine sahile bakan çimlerdeki ağacın altında. Bir gün bir kalenin büyük bahçe manzarasında.
Bu şehirde spor yapmak için üşenen kimsenin olabileceğini düşünmüyorum. Ama yine de ülkemizde hiç yaşamadığımız bazı şeyler sorun olabiliyor. Evden çıkıp ormanın içinde koşmak mı yoksa sahildeki yolda yürümek mi kararsız kalıyorsunuz. Ertesi sabah golf mü oynamalı yoksa at mı binmeli emin olamıyorsunuz. Sağlıklı ve ekolojik ürünleri satın almak konusunda evin arkasındaki marketi mi yoksa merkezde adım başı marketlerden birini mi tercih etmelisiniz? Bazen bilemiyorsunuz? Birde Danimarka yeşili diye birşey var bence. Yada tarihin Mayıs olmasından kaynaklı. Ağaçlar öyle fosforlu bir yeşil ki, şaşırmakla taktir etmek arasında bir yerde kalıyorsunuz.
Bisiklete binmek asla spor sayılmıyor, kızların çoğu topuklu ayakkabıları, minicik etekleri ve on numara özgüvenleriyle bisiklet kullanıyor. Erkekler, takım elbise ve şık ayakkabılarıyla işe giderken bisiklet sürüyor. Caddeler o kadar güzel duruyorki. Bu şehirde kişi başına bir bisiklet düşüyor. Yani insan sayısı kadar bisiklet var. Bisiklet park alanını ilk gördüğümde nasıl karışmıyor veya nasıl çalınmıyor demiştim? Evet ülkedeki tek hırsızlık bisiklet için oluyormuş, öğrendim :)) Ama onca güzel ve ilgi çekici bisikleti görünce benimde aklıma gelmedi mi? Geldi :))
Kopenhag Nasıl Gezilir?
Şehrin merkezi ve kıyı şeridi, yürüyerek gezilebilecek uzaklıkta. Kıyı şeridinden iç kesimlere yürüyerek yada kısa duraklı otobüs ve metro kullanarak gezebilirsiniz. Eğer kale, saray ve müze gezecekseniz Kopenhag Kart almak en avantajlısı. Turist Bilgi Ofislerinden 24, 48 ve 72 saatlik kart aldığınızda tüm müze, kale ve bahçelerin giriş ücretleri ve ulaşım masraflarınız ücretsiz. Her girişte bilet gişesine kartınızı gösterip bir onay kartı almanız gerekli. Bu yüzden şehre gelmeden gezi planınızı günü gününe yapmanızı öneririm.
3 günlük Kopenhag Kart ile gezmenizi önereceğim yerleri gün gün sıraladım. Faydası olacağını düşünüyorum. Daha az veya çok gününüz varsa kendinize göre bir plan çıkartabilirsiniz.
1.GÜN
Küçük Deniz Kızı Heykeli
Amalienborg Kalesi
Design Museum
RosenBorg Kalesi
Round Tower
2.GÜN
Carlsberg Bira Fabrikası
Glyptotek
NyHavn Kanal Turu
3.GÜN
Frederiksborg Kalesi
Helsingor Hamlet’in Kalesi
Østerport istasyonunda inip Küçük Deniz Kızı Heykeli’ni görerek gezmeye başlayabilirsiniz. Rosenborg Kalesinin hemen yakınında bulunan Torvehallerne Market’e de mutlaka uğrayın. Çiçek ve meyve-sebze pazarı, envai çeşit şarküteri ve deniz ürünleri var. Pazardan güzel peynirler alabilir, Gorm’s ta harika pizzalarla karnınızı doyurabilir yada Coffee Collective’in popüler kahvelerinin tadına bakabilirsiniz.
Coffee Collective
Round Tower; 17. yüzyılda yapılmış, Kopenhag ’ı kuşbaşı izlemenizi sağlayacak tarihi bir gözlem kulesi. Gözü karartıp çıkmalısınız. Desing Museum’un arka bahçesi huzur ve dinlenme için en güzel yer, kesinlikle atlamayın. Müzenin shop’u diğerlerine göre en sevdiğimdi. Amalienborg Kalesi‘nde askerlerin yürüyüşlerine denk gelirseniz ilginç olabilir.
Carlsberg Bira Fabrikası, bira yapımı ve tadımı için harika. Glyptotek, tüm müze ve kaleler içinde en çok görmek istediğim yerdi. Çok iyi bir heykel koleksiyonu var. Kolay geziliyor. Girişteki yaz bahçesine bayılacaksınız. NyHavn; minyatür Amsterdam gibi. Viking tarzı evler farklı renklerle bitişik bitişik dizilmiş. Ortasından geçen kanalda tekne turları düzenleniyor. Turlar rehberli ve Kopenhag ’ın tüm önemli noktalarını anlatıyor. Mutlaka yapmanız gerekenler listesinde.
Sonrasında Danimarka sınırları içinde özerk bölge olan Christiania’ya uğrayın. Tabelasından içeri adım attığınız anda Freetown adı verilen bu bölgede tamamen özgürsünüz. Herkes istediğini yapmakta özgür ve kimse kimsenin özgürlüğünü engelleyemez. Burası insanların kendi evlerini kurduğu, duvarlarını istedikleri gibi boyadığı ve kendi kanunlarıyla yaşadığı bir kasaba. Hippi yaşamın devam ettiği, duvarların grafitilerle süslendiği, entellektüel ve sanatçıların yaşadığı bölgede esrar bulundurmak ve kullanmak serbest. Dolayısıyla bölgede marihuana yaprakları en popüler yeşil sayılıyor. Büyük bir tabelada yasakların altı çok net çizilmiş. Fotoğraf çekmek, koşmak ve kavga etmek kesinlikle yasak. Koşmak paniğe sebebiyet veriyormuş :)) Serbest olan ilk şey ise; eğlenmek! :))
Hamlet’in Kalesi
Helsingør Hamletin Kalesi olarak bilinen Kronborg Slot şehrin kuzeyinde. Hayatımda gördüğüm en etkileyici kale. 1600’lü yıllarda kale, boğazdan geçen gemi ve korsanlardan vergi almak amacıyla kullanılmış. Bu sebepten zaman içinde birçok saldırıya da maruz kalmış. Bir dönem hapishane olarak kullanılarak mahkumlar kalenin güçlendirilmesi için çalıştırılmış. 2000 yılında Unesco Listesine dahil edilmiş.Ayrıca Shakespeare hiç görmediği halde en ünlü trajedisi Hamlet’i bu kaleden esinlenerek yazmış. Kale, oyunun geçtiği mekan olarak kullanılmış. Shakespeare’in ölümünden sonraysa kale’de Hamlet’i oynamak gelenek haline gelmiş. Lawrence Olivier, Derek Jacobi, Jude Law kalede Hamlet’i oynayan isimlerden birkaçı. İçindeki bir odada oynayanların resimleri sergileniyor. Mahzenleri, odaları, bahçesi ve manzarası gerçekten çok etkileyiciydi. Kale çok büyük ve gezmek yorucu. Zaman nasıl geçiyor anlamıyorsunuz. Buraya gelirken yanınıza atıştırmalık bir şeyler almayı unutmayın. Bahçesinin denize bakan tarafında karşıdaki İsveç kıyılarını izleyerek soluklanabilirsiniz. Çıkınca da Helsingør ‘ün kasabayı andıran sokaklarını mutlaka gezin. Tren Gar’ı inanılmaz havalı :))
Listemde olmasına rağmen Frederiksborg Kalesi’ne ben gidemedim ama birkaç ay sonra tekrar geldiğimde ilk gideceğim yer bu kale. Harika bir bahçesi var, Şehrin kuzeyinde kaldığı için, Helsingør’e gittiğiniz güne eklemek mantıklı.
Kopenhag’da Yemek ve Alışveriş
Akla gelen ilk şey elbette balık ama aslında Danimarkalılar daha çok et (çoğunlukla domuz) ile besleniyorlar. İskandinav mutfağının popülerleşmesi ile Danimarka da geleneksel mutfağının yanına yenilikler eklemiş. Dünyada hızla yayılan Raw Food ve organik beslenmeyle kafayı bozmuş olanlar için alternatifleri çoğaltmış. Her markette sağlıklı ekolojik ürünler satılıyor. Restoran ve kafelerde sağlıklı olduğu kadar lezzetli de beslenmek mümkün. Danimarka mutfağının bu kadar popüler olmasını sağlayan şeylerden en büyüğü kuşkusuz, Noma. Henüz bilmeyenler için Noma tam 4 kez ”dünya’nın en iyi restoranı” seçildi. Sadece yerel malzemeler kullanılması en önemli özellikleri. Sırf bu yüzden havyar, trüf mantarı gibi yerel olmayan malzemeleri mutfaklarına sokmuyorlar. 2 Michelin yıldızına sahip restoranda yemek yemek istediğinizde aylar önceden rezervasyon yapmanız gerekiyor. Noma’nın uzun bekleme listesine adınızı yazdırmanızla yaklaşık 250 euro’luk bir hesabı gözden çıkartmanız doğru orantılı.
Danimarka, en çok Michelin yıldızına sahip ülke olma özelliğiyle de turist çekmeye devam ediyor. En popüler yiyeceği Smørrebrød adını verdikleri bir çeşit açık sandvich. Çoğunlukla çavdarlı çekirdekli özel bir ekmeğin üzerine sürülmüş peynir veya humus veya avokado üzerine çeşitli deniz ürünleri veya sebzelerle süslenmiş ekmekler, her yerde var. Lokal yiyecekler tatmak isteyenler için öncelikli. Ben ilk Smørrebrød’ümü Papirøen adlı mekanda yemiştim. Burası daha çok gençlerin takıldığı, akşamüstü müzik ve eğlencenin olduğu bir sokak yemeği alanı. İstediğiniz restoranın standından yemeğinizi alıp sıralanmış masalarda tanımadığınız insanlarla oturup yiyorsunuz. Gün batımında açılıp kapanan sandalyelerde oturup sohbet ederken, müzikle küçük çaplı partileyebiliyorsunuz. En sevdiğim mekanlardan biri. Mutlaka uğramanız gereken bir yer.
Peki 3. dalga kahveciler için ne söylenebilir? Adres belli. Kopenhag ‘da en sevilen kahve zinciri The Coffee Collective. Organik kahvecilik tanımlamalarıyla Danimarka’ya tam tamına uyan, sabah 7 de sokaklara kahve kokusunu salan dükkanları birçok yere dağılmış durumda. Peki şehrin pahalı olduğunu en iyi nereden anlıyoruz? Bir bardak kahveye verdiğimiz 40 kron (20 tl) ile.
Raw Food dünyasında kalbi hızla çarpanlara en güzel mekan; 42Raw. İlk gelişimde yiyecek kalmamıştı ve oflayarak geri dönmek zorunda kaldım. İkincisinde hem Acai Bowl hem de özel salatasını deneme fırsatı buldum. Gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki ödediğim paraya fazla fazla değdi. Her gün gelip herşeyi yiyebilirim. Bir sonraki seyahati sırf 42Raw için iple çekiyorum :)) Mekan da raw tariflerin olduğu bir yemek kitabı’da satılıyor. Saat 5 te yemek bitebilir, bu yüzden erken gelin.
OLYMPUS DIGITAL CAMERA
42Raw ‘da yemek kalmayınca keşfettiğimiz bir diğer harika mekan Paleo. Hemen yan yanalar. Menülerinde nefis bir yeşil sos ve badem kullanıyorlar. Tavuklu salatamı mideme indirirken gözüm tabakların güzelliğindeydi :))
Alışveriş konusunda çok çeşitli seçenekler var. Bana kalırsa buradan giyim ve kozmetik ürünleri alınmaz. Ama ıvır zıvır ev eşyalarında çok çeşitli ve uygun fiyatlı seçenekler mevcut. Bir de dünyanın en güzel kokan el kremi markası Aesop‘un şubeleri bulunuyor. Türkiye’den siparişle daha pahalıya geldiği için ben buradan aldım. Yanında harika bir yüz maskesi ve serumu ile birlikte en pahalı alışverişti. Market market dolaşıp ekolojik makarna, peynir, tohum, ekmek, ekmek unu vs alışverişlerim dışında başka da birşey almadım zaten. Ama yine gitsem bavul dolusu ekmek getirebilirim. Bu da benim alışveriş tarzım :)))
Marketlerde poşet yok, herkes kendi alışveriş çantasını yanında taşıyor. İstanbul’da markette aldıklarımı kendi alışveriş çantama koyarken sırada bekleyenler ve kasadaki kızın bakışları burada yok :)) İnatla bizimde böyle bir ülke olma hayaliyle alışveriş çantamla gezmeye devam edeceğim. Ne güzel bir adet ve çevreci bir yaklaşım değil mi? Alışveriş çantası demişken, en güzel ve uygun fiyatlı olan birini Søstrene Grene‘de buldum. Ürünlerine mutlaka bir göz atın.
Geçtiğimiz hafta, daha da geçtiğimiz haftadan kalma 30 yaş doğum günüm için tam benlik bir pasta yaptık canım Zeno’yla. Zeno, pasta ve çikolata üzerine harikalar yaratan çok yetenekli bir o kadar da kokoş olan bir arkadaşım. Aynı zamanda evlendiğim gün en çok nazımı çeken birkaç kişiden biri. Nedimem :))
30 Yaş Dilekleri
Doğum günlerine niyeyse çok önem verdim hep, belki çocukluğumdan kalma bu kutlamalı mutlu olmalı aktiviteden kopmak istemedim hiç. Hele ki yeni haneye başlanılan sıfırlı yaşlar çok daha ciddiyetliydi benim için. 30’da bunların en ciddisiydi bence :)) Bu sebepten su gibi akan hayatta mal, mülk, eşya sahibi olmaktan vazgeçerek deneyimlere ve hayallere yatırım yapma fikrim tamamen yerleşti otuz yaşını almış benliğime. Dünya paralar döküp aldığım kıyafetler, gereksiz teknolojik aletler ve inciler boncukların gözlerimin önünde yoga derslerine, raw food workshopuna, glutensiz makarna dersine, Cuba’daki paladarın bir haftalık ödemesine ve Japonya’daki taşınabilir internete dönüşmesi hiç de zaman almadı. Artık gereksiz satın aldığım herşey, bana hayatta mutluluk ve zevk veren bir deneyimden mahrum kalmama sebep oluyordu. Yani; ben artık bunu böyle görmeye başlamıştım. Kimine eğri, kimine doğru. 65 yaşıma geldiğimde bunu aynı şekilde düşünür müyüm, elbette kestiremem. Fakat durum aynen bu şekilde.
Otuz yaştan istediklerim; mutlu, huzurlu aile – iş hayatı… Sağlık, sağlık, sağlık… Deneyim, deneyim, deneyim :))
Zeno’yla kolları sıvayıp önce güzel bir truff yaptık. Tarif çok basit. Bir paket hazır çikolatalı keki ufalıyorsunuz. Bir paket hazır kutu kremanın içinde erittiğiniz 100 gr çikolatayla beraber parçalanan keki karıştırıyorsunuz. Buzdolabında 1-2 saat beklettikten sonra avucunuzun içiyle yuvarlak yapıp hindistan cevizine buluyorsunuz. Bu bitmiş haliyle de biraz dolapta beklemesi gerek. Sonra her kahvenin yanında bir tanecik yemek serbest. Çünkü otuz yaşımdayım :))
Pasta’ya gelecek olursak keki de harika pişti, arasındaki pasta kreması da nefis bir muhallebiydi. Arasına muz ve böğürtlen koyduk. Üstünü de birkaç minik toz gıda boyası karıştırılmış krem şanti ile kapladık. Bir de şeker hamurundan yeni ay yaptık, oh bana ne iyi oldu. Yakınlarım bilir. O dolunay yok mu dolunay beni mahfeden. Her dolunayda dönüştüğüm kurt kadın rolü için bu yıl Oscar’ı Emma Stone ‘dan alıp bana vermeliler diye düşünüyorum. Çünkü ben daha gerçekçiyim. Ali’ye sorun :)) Neyseki bu fobim için 30 yaş pastama ay koymayı ve hedef aldığım değiştirilebilir ay vaziyetlerine olumlu bir nokta koymayı seçtim. Zeno’da sağolsun harikalar yarattı. İnşallah bu tezim etkili olur da 12 Marttaki tutulmada ben benden gitmem :))
Sevgili Londra, seninle 2008 yılında tanıştığımızda ilk yurt dışı deneyimim olduğundan ne yapacağımı şaşırmış, gerçek bir turist gibi tüm popüler yerlerine saldırmıştım. O Big Benler, London Eye lar, London Bridge ler fotoğraf çekmekten eskimişti :)) O zamanlar aynı evin küçük bir odasını paylaştığım arkadaşım Alev ile beraber harika bir 3 hafta geçirmiştik. Şimdilerde; Ali ile beraber yeniden seni görmek istediğimizi hatırlayıp dolu dolu planlama yaptık birlikte. Bu sefer daha az turist olacaktık ikimizde. Gün gelip sana geldiğimizde gerçek yüzünü haşince gösterdin bize. Soğuktun Londra, çok soğuktun işte. Meğer tüm yıl zaten karamsar ve melankolik olan tavrın Şubatın bu birkaç gününde itici bir donduruculuğa dönüşüyormuş. O da bize denk geldi, iyi mi?
Londra Gezi Rehberimize müzelerle başlayalım… Gittiğimiz gibi eşyaları otele bırakıp British Museum‘a koştuk. Daha önce gezmediğim bölümleri de gezdim bu kez. Gerçekten aşırı yoruluyorsunuz çünkü çok büyük. Ingilizlerin farklı ülkelerden elde ettikleri eserler sergileniyor, mesela Türkiye’den Kütahya porselenler mevcut. Mısırdan alınmış mumyalara ağzınız açık bakabilirsiniz. Buradan çıkar çıkmaz bir başka önemli olan bir müzeyi ziyaret ediyoruz. National Gallery. Burada da harika sanat eserleri mevcut. Birbirinden farklı tarzda resimler, muazzam çerçevelerle duvarları süslemiş. Yine çok büyük olduğundan iki müze ziyaretini farklı tarihlere yaymak mantıklı olan. Ama bizim ziyaret listesi biraz kalabalıktı, bu sebeple ilk gün biraz yorucu oldu.
Sıra dünyanın en çok ziyaret alan 7 müzesinden biri olan Tate Modern’ de. Modern sanat pahalıdır iddiasına kafa tutan, içerideki birçok eserin ücretsiz görülebileceği, yeri güzel, manzarası güzel, shop’u çok güzel müze. Binasını kırmızı telefon kulübelerini tasarlayan Sir Giles Gilbert Scott isimli mimar yapmış. Çok beğeneceğinizi düşünüyorum. Üst katındaki kafe de oturup Thames Nehrini izlerken bir fincan kahve için. Yorgunluğunuzu direk silip süpürecektir.
Notting Hill’ de Bir Cumartesi
Şimdi günlerden Cumartesi. Yani bugün pazar var. Nerede? Notting Hill’de. Portobello Pazarı ikinci el, vintage ve yeni birçok malzemenin satıldığı bir açık pazar. Undergrand ile Notting Hill istasyonunda inip dümdüz ilerliyorsunuz. Elinde pazar arabaları ile yürüyen insanları göreceksinizdir.
O gün neler bulacağınız bilinmez, her hafta farklı şeyler düşüyor pazara. Dikkat edin, bazı eskiler çöpten yeni çıkarılmış olabilir :)) Ama gerçekten birçok şey orijinal. Eski tenis raketleri, amerikan futbolu topu, deri boks eldivenler, çiçekli ingiliz porseleni çay kupaları, sütlükler, çeşit çeşit suni kürkler, kürk şapkalar vs. Çılgına dönmeniz an meselesi. Her tezgah ayrı heyecan. Ayrı bir kalp krizi nedeni. Yanınıza bolca nakit alın ki, beğendiğiniz o güzelim eşyaları ağlayarak tezgaha geri bırakmak zorunda kalmayın. Altın sikkelerinizi Oxford ve Regent Street gibi caddelerdeki burnu iki karış yukarıda mağazalarda bitirmeyin. Altın sikke ne mi? Tabii ki pound sevgili dostum. Ingiliz Sterlini şurda 4.8 lira olmuş, ne sanıyorsun? Şişe su bile alsak pound hesabı yapmaktan manik depresif olduk. Hem bulduğun farklı eşyalara sevinip hem oflamak neymiş gidince anlarsın :)))
OLYMPUS DIGITAL CAMERA
Turistik yerlere geçelim şimdi. Piccadilly Circus bunlardan biri. Güzel at heykellerinin önünde fotoğraf çektirmeden olmaz. Bu bölgelerden başlayıp Regent Street, ordan da Oxford Streete kadar yürümek gerek. Mesafeler uzun olsa da alışveriş yaparken ne farkederki :))
Abbey Road, Beatles İçin;
On iki Şubat günü sabah erkenden St John’s Wood istasyonunda inip dümdüz yürüyerek Abbey Road’ a ulaştık. Burası Beatles’ın Abbey Road albümü için kapak fotoğrafı çektiği yaya geçidi. Artık yaya geçidi olmaktan çıkıp bir sit alanı olmuş gibi. Aynı zamanda studyoları da burada. Birçok Beatles sever buraya gelip studyo ziyareti yapıyor ve bu yolda fotoğraf çektiriyor. Kapak fotoğrafı bence Beatles albümleri arasında en iyisi. Bu da bizden bir hatıra kalsın :))
Baker Street Yolunda
Pazar günü sakinliğinden faydalanıp o güzelim evlerin önünden geçerek istasyona geri yürüyoruz. Sırada baş tacımız dizinin kahramanı Sherlock Holmes’ün evi var. Diziyi takip edenler adresi bilir. İstasyon adı: Baker Street. Underground’ tan çıkınca karşınıza Sherlock un Heykeli çıkıyor. Tabi bunu gören Ali, 5’inci dedektif duruşu ile bana poz veriyor. Şip-Şak! Yola devam edip minik topluluğu görene kadar yürüyoruz. Sherlock Holmes ün müzesi önünde ufak bir kuyruk var. İçeriye belli sayıda insan alınıyor. Biri çıkana kadar da yenisi giremiyor. Biz en iyisi shop’a bir girelim diyoruz. Ünlü dedektife yönelik birçok hediyelik eşya mevcut. Sherlock şapkasından kibrite,dolma kalemden şemsiyeye kadar birçok şey var. Baker Street levhasında çok gözüm kaldı ama almadım. Dedim ya, cebinizden çıkacak paraya en çok dikkat etmeniz gereken şehirdesiniz!
Baker Street de 221B nin kapısından uzaklaşıp istasyona geri yürüyoruz. Şimdi büyük buluşmada sıra. 2008 yılında şans eseri yollarımızın birleştiği ve Brighton’da aynı odayı paylaştığım arkadaşım Alev ile bugün yani 30 yaşıma ayak bastığım ilk gün Hyde Park’ta buluşacağız. 9 yıldır onu görmemiştim. O uzun süredir Londra’da yaşıyor ve yeni evlendi. Hem onu sarıp sarmalayacağım, hem de eşiyle tanışacağım. Bu arada Hyde Park Londra’nın en büyük ve gözde parklarından biri. Yazın burada güneşi gören ingilizler çimlere yayılıp keyif yapıyor. Büyük kısmı da spor. En son gördüğüm zamana göre yılın bu mevsiminde çok boştu.
SHERLOCK HOLMES MUSEUM
Londra’da Doğum Günü
Gölün üzerine kurulmuş bir kafe de buluştuk sevgili Alevlerle. Nasıl özlemişim, o günler hakkında konuşmayı, komikliklerimizi :)) Hatta doğum günüm olduğu için çok şirin bir hediye bile aldım :)) Yanına iliştirdiği kartı, ömür boyu saklayacağım.
Gölün üzerindeki kuğular hakkında çok komik bir hikaye öğrendik. Şimdi bu güzel kuğuların Kraliçeye ait olduğunu ve onlara zarar vermenin bir devlet suçu sayıldığını burada yaşayan herkes bilir. Yakın zamanda bir adamcağız açlıktan kuğulardan birini kesip yemiş. Tabi ki ceza verilmiş ama hapse atılmaktan kurtulmuş. Çünkü adamcağız gerçekten çok fakir ve çok açmış. Adamın kuğuları kesip yiyecek kadar aç olmasına mı üzülsem, yoksa bu zarif yaratıkların Kraliçenin malı sayılması ve onlara zarar vermenin suç sayılmasına mı gülsem bilemedim.
Londra’yı herkes için özel yapan şey göz alıcı dönme dolabı ve onu her saat başı selamlayan saat kulesi olabilir. Ancak bu şehri ”Benim Londra’m” yapan; kesinlikle Shoreditch bölgesi oldu. Sokak sokak klasik arabalarını aradığım mahalle halkını bile tanımadan sevdim, bağrıma bastırdım. Hafif tatlı telaşlı ama bir o kadar da dingin mahalledeki iyi kahveciler ve kahvaltı mekanları için bir sonraki yazımı okuyabilirsiniz. Aslına bakarsanız, yazıyı bile beklemeyin. Binin metroya ve Liverpool durağında inip yürüyün. O kırmızı klasiğe de benim yerime hayranlık bakışı atın :))
OLYMPUS DIGITAL CAMERA
Sokaklar duvar sanatçılarının imzasını taşıyor. Her köşe de harika grafitiler var. Sırf bu sebepten bile turist karşılıyor bu mahalle. Bu bölgeyi görünce Londra’nın sanat yönünü daha kuvvetli hissediyorsunuz.
Bir diğer tüm gün keşif ve ”Benim Londra’m” bölgesi ise; Broadway Marketten başlayıp, Columbia Road Flower Market ve oradan da Spitalfields’e doğru yürümek. Bu, Londra gezisinde mutlak surette yapılması şart olan bir rota. Sağlı sollu güzel sokaklar, evler, lokal kahveciler, sevimli butik dükkanlar, her biri birbirinden muhteşem kapılar var. İçinizin eriyeceği fotoğraf karelerini bu rota üzerinde yakalayacaksınız. Hani şu peşlerinden koştuğum, sokak sokak aradığım klasik arabalar vardı ya, bir kısmını da bu bölgelerde buldum, heyecandan öldüm :))) Broadway Market to Spitalfields Photo Diary için tıklayın.
DOĞU LONDRA SOKAKLARI
Posta ve Müzikal
Sevgili Londra’ya gelip o tatlı posta kutularından kart atmamak olmazdı. Can arkadaş, mektup kardeş Caniko’ya (Sinem), Ali’ye (aslında kendime:)) ve de Zeno’ya, Farringdon Rd Post Office den kart attım. Ali de bana son gün Notting Hill deki postaneden attı :)) Elimize ulaşmayanlar olsa da, denemeye değerdi :))
Bu şehirde yapılacak en doğru şeylerden birisi Her Majesty’s Theatre‘de müzikal izlemek. Canım babam ve annemin doğum günü hediyesi, Phontom of the Opera‘ya en önden 2 biletti. Ömrüm boyunca hiç eskimeyecek ve hep hatırlayacağım bir deneyim yaşadım, duygusu kalbimde kaldı. Ne yapın edin, bu müzikali ömrünüzde bir kez izleyin.
İNGİLİZ POSTASI 🙂
Güzel Londra postunu her şeyi tadında bırakmak ve yeni planlar yapmak için bitiriyorum. Bu yazının bitmesini bekleyen sevgili Didem’e selamlarımı iletiyor, Londra lokal mutfağı ve kahve-kahvaltı konseptli yazıyı okumanızı öneriyorum. (Londra yeme-içme rehberi)
Broadway Market’te airbnb den ev tutup aylarca kalasım var. Kanalın kenarında her sabah koşuya çıkıp hatta köpeğimi gezdirmek istiyorum. Soluklanmak ve günün ilk kahvesini içmek içinse köşedeki Market Cafe’yi seçiyorum. Cam kenarındaki yüksek sandalyedeki yeri her sabah 8’de rezerv etmek istiyorum.
Doğu Londra’nın güzellikleri Shoreditch bölgesinden başlıyor aslında. Her sokak ayrı hikaye. Her gün başka mahallelerde aylak aylak dolaşan, her renkli kapıda selfie çeken, buram buram kahve kokusunu takip edip gördüğü her kahvecide one more coffee yapan olup, günlük kafein aşımından çatlayarak sonunda kırmızı bir posta kutusu yanında düşen kız kedi köpeğe bile yem olamadı desinler. Lakin ortalıkta başı boş bir tane bile kedi köpek yok çünkü :))
Dikkat. Bu bir foto albümdür.
OLYMPUS DIGITAL CAMERAOLYMPUS DIGITAL CAMERAOLYMPUS DIGITAL CAMERAOLYMPUS DIGITAL CAMERAOLYMPUS DIGITAL CAMERAOLYMPUS DIGITAL CAMERA
Kabak Dolması yapmayı bilmeyen azdır diye düşünüyorum ama günümüzde özellikle kadının çalıştığı bir toplumda hala evde geleneksel yemekler pişirenlerin sayısının da azaldığını biliyorum. Ne yazıkki artık herşey hazır önümüze konulan, kısa sürede pişirilen pratik yiyeceklerden oluşmakta. Tavada hemen kızartılan tavuk veya bir parça et yanına yine dondurulmuş hazır patates kızartmasıyla sunulmakta. Eğer şanslıysak tabağın yanına sırf renk katması için bir tutam yeşillik konulmuş olabilir. Evde salata yapmak bile bazılarına zor gelebilir. Çünkü yeşilliklerin sirkeli suda yıkanması ve kurutulması uğraş gerektiriyor.
Daha pratik ve amerikanvari yiyeceklerin tüketilmesi varken insan neden dolma yapsınki? Yada şehirde iyi kurufasulyeciler varken evde neden fasulye ıslatılıp bekletilsin, pişirilsin, yensin? Pratik ve hızlı pişen yemeklere karşı değilim ama hızla yenilenen ve hazırcılaşan bir dünyada geleneksel yemeklerin arada bir pişirilmeye hakkı olduğunu düşünüyorum. Yurtdışında ve ülkemizde köylerde geleneksel tariflerin değişmemesi için uğraşan ve buna hassasiyet gösteren insanların olduğunu görmek umut verse de , çoğunluk hızla gelişime ayak uydurmakta ve DEĞİŞMEKTEDİR. Daha kolay, daha basit, bezense daha sağlıksız ama göz alıcı olan yeğlenmekte olup ”hayatın her bölümü” daha lezzetsiz, huzursuz veya hastalıklı bir duruma dönüştürülmektedir.
Benim için mutfakta vakit geçirmek çoğu zaman kanepede televizyon izlemekten yada amaçsızca sosyal medyada zaman harcamaktan çok daha huzurlu ve heyecanlı oluyor. Ve siz ne düşünürsünüz bilmem ama çok daha VERİMLİ. Ortaya çıkan mahsülün iyi bir şekilde sergilenmesi işin en heyecanlı kısmı diyebilirim 🙂 Zihnimizi meşgul eden yaşam dertlerine bir süreliğine ara vermek, telefonu elinden bırakmak, gazete ve dergiyi sehpanın üstüne koymak, haber sunan spikerden af dileyip sevdiğimiz bir müziği açıp masaya oturmak artık bir aile geleneğimiz oldu ve bundan çok memnunum. Gelenekler önemlidir. Unutmayın; çocuklarımıza bırakabileceğimiz sayılı değerli şeyden biridir ve marketten hazır ve basit olarak satın alınamaz.
Şimdi gelelim tarife… Kabak dolması’ nda aslında herkesin stili farklıdır. Ben kendi stilimi kısaca anlatayım.
Malzemeler
5-6 adet top kabak
1 büyük soğan
1-2 diş sarımsak
(İsteğe bağlı) kıyma
Her kabak için ortalama 1/2 yemek kaşığı pirinç.
Her kabak için ortalama 1 yemek kaşığı bulgur
1 yemek kaşığı biber salçası
1 olgun sulu domates
1 dolu yemek kaşığı kuru nane
1 çay kaşığı karabiber
1/2 çay kaşığı kimyon
tuz
iyi zeytinyağı
Hazırlanışı;
Soğanı ve domatesi bir kapta rendeliyoruz. Tüm malzemeleri koyup iyice karıştırıyoruz. İçlerini oyduğumuz (kendinize güzel bir kabak oyacağı alın) kabakların içlerini bu harçla dolduruyoruz. Kabakların baş kısımlarını çöpe atmayın. Onları kapak olarak kullanacağız bu kısımda. Eğer kabakları doldururken ağzına kadar sıkıca doldurursanız içleri tam pişmez ve kuru olur. Bu yüzden doldururken iç harcı bastırmayın ve üstten bir parmak kadar boşluk bırakarak pirinç ve bulgurun şişmesine izin verin. Kabakların baş kısımlarından yaptığımız kapakları üstüne kapatın. Yayvan ama kabakların boyutuna uyacak bir tencereye dizin. Üstüne son bir kez daha iyi zeytinyağı gezdirip ocağın altını yakın. Kabakların yarısının az daha üstüne çıkacak kadar sıcak su gezdirin. Gezdirdiğiniz suya da biraz tuz koyup kapağını kapatın. Ocak çok harlı olmasın. Arada bir kontrol ederek ortalama 30-40 dakika pişirin. Arada bir kabaklara çatal batırarak pişip pişmediğini kontrol edebilirsiniz. Kabak Dolması ‘nı ev yapımı içecekle servis edebilirsiniz.